28 Temmuz 2026
25.2 C
İstanbul

İyi Kadın! Geçmişten Günümüze Kadına Biçilen Misyon

‘İyi kadın,kendinden övgüyle bile olsa hiç söz edilmeyen kadındır’                                                                                                                                                                                              Perikles

‘Ne büyük talihsizlik kadın olmak! Hele hele kadınlığının farkında olmamak!’                                                                                                                                                                        Kierkegaard

22 Haziran 2002’de Pakistan’ın Pencap eyaletinin ıssız bir yöresinde Mukhtaran Bibi adlı genç bir kadın, yaşadığı köyün heyeti tarafından,birden çok erkeğin kendisine tecavüz etmeleri cezasıyla cezalandırılıyor.Cezanın nedeni,kadının erkek kardeşinin,kendisinden daha yüksek kasttan bir kadınla ilişki kurmuş olması.Dört erkek kadına 1 saat boyıunca tecavüz ediyor.Ceza yerine getirilirken olay yerindeki tanıkların hiçbiri kadına yardıma gitmiyor.

Nijerya-2002 Amina Lawal eşinden ayrıldıktan sonra evlilik dışı bir çocuk beklediğinden ,boyuna kadar topraga gömülüp toplanan halk arafından taşlanarak  öldürülecekti.Uluslararası insan hakları örgütlerinin sayısız kampanyası ile recm cezasından vazgeçildi.

Afrika ülkelerinin birçoğunda genç kızların büyük çoğunluğu kilitoris sünnetiyle sakatlanıyor.Kadın sünneti ataerkil toplumlarda kadın bedeninin denetlenmesinin zulüm derecesine vardığının bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor..El Azhar Üniversitesi Büyük  Şeyhi Gad El Hak Ali’nin ‘Küçükken sünnet edilmeyen kızlar dik başlı olur ve kötü alışkanlıklar edinir.Sünnet edilmezlerse onları ahlaksızlığa ve yozlaşmaya götürecek durumlarda kalırlar’ fetvası, kadın denetiminin amacını ortaya koymaktadır.

Suriye’de ve Irak’ta  IŞİD’in, işgal ettiği bölgelerde ‘kafir’ olarak nitelediği grupların kadınlarına yönelik tecavüzlerden dolayı  Ezidiler’in, Kürtler’in yurtlarını bırakıp Türkiye’ye kaçtıklarını televizyonlarda izledik. 14 yaşından büyük, dul, boşanmış veya kocasının bu iş için rızasını almış olan kadınların cihatçı erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını gidermelerinin kutsal bir görev olduğu, bu görevi ifa edenlerin doğrudan cennete gideceğini yazan fetvalar gördük.

1899-1901 arasında Çin’de tüm yabancıları hedef alan Boxer Ayaklanması’nı bastırmak üzere oluşturulan  birlikler, isyanı bastırırken  toplu tecavüzü de ihmal etmemişlerdi.

Japonlar, 1930’lu ve 1940’lu yıllarda  Japon askerleri Çin, Kore ve Güneydoğu Asya’yı işgal edince zorla seks kölesi yaptıkları çeşitli milliyet ve etnisiteden binlerce genç kadın ve kıza ‘askerleri rahatlatıyorlar’ gözüyle bakıp ‘kenef’ diyordu. Nanking’de ırzına geçilen kadın sayısının 80.000 civarında olduğu tahmin ediliyor. İşin daha vahim olan tarafı ise 1937 yılında kurulan Uzakdoğu Uluslararası  Askeri  Mahkemesinde, tecavüz  sebebiyle  ceza  alan  sadece  bir  kişi  olmuştur. On  bir  değişik  ülkenin  hâkim  ve  savcısının  nezaretindeki  bir  mahkeme  bile  tecavüzü  henüz  daha  bir  insanlık  suçu  olarak  görmüyor  ya  da  Japonların  1998  yılında  dediği  gibi ”Savaş  zamanında  bütün  kadınlar  acı  çekti’ ‘diye  geçiştiriyordu. Kadınlara  yapılan tecavüz ise  tecavüz  cezası  değil  ailenin  şeref  ve  haysiyetini  korumama  cezası  olarak  veriliyordu  ki  bu  bile  çok  az  verilen  bir  cezaydı.

Nazi orduları Eylül 1939’da Polonya’yı işgal ettiklerinde Polonyalı kadınları öldürmeden önce tecavüz ediyorlardı. Aynı Almanlar  SSCB’yi işgal ettiklerinde pek çok yerde Rus kadınlarını bu amaçla oluşturulan kamplara hapsettiler.  Daha  sonra  Rus  Kızıl Ordusu, Almanlardan kurtardığı  kadınlara  kendileri  tecavüz  etmeye  başladılar  ta ki  1949  yılına  kadar . Bir Sovyet tank subayı daha sonra övünerek Almanya’da 2 milyon çocuğumuz doğdu.’ demiştir.

90’lı yıllarda kanlı bir iç savaşın sürdüğü Demokratik Kongo Cumhuriyetinde kadınların yüzde 30’u, erkeklerin yüzde 22’si tecavüze uğramıştı.

1992-1995 arasındaki Bosna Savaşı sırasında binlerce Müslüman kadın sistematik tecavüzlere maruz bırakılarak  ömür boyu sürecek utanca, azaba mahkum edildiler. Tecavüze uğrayan ve hayatta kalan Müslüman kadınlar çoğu kez aileleri ve eşleri tarafından reddediliyordu.Tecavüzler sonrası meydana gelen travmalara bir de reddedilme eklenince binlerce kadın intihar etti.

insan toplulukları doğuran cinse değil öldüren cinse üstünlük tanımıştır

“Dünya öteden beri erkeklerin olmuştur “ diyor Simone de Beauvoir(1908-1986). Bu durumun nasıl ortaya çıktığını anlamak için tarihe bakmamız gerekiyor. Birçok antropolog gezici- avcı-toplayıcı topluluklarda kadının statüsünün cinsler arası eşitliğe dayanan bir toplumsal örgütlenme olduğu yönündedir. Herkes kendi kararını alabiliyor, bir konu hakında topluluk ikiye bölündüğünde topluluğun bir bölümü kendi yoluna gidebiliyordu. Bu eşitliğin nedenleri arasında özel mülkiyetin olmaması, gezici grubun yiyecek depolamasının olanaksızlığından dolayı kimsenin başkasından fazla bir mala ihtiyaç duymaması ve dolayısıyla bağımlılık,ezilme ya da minnet duyma konumunda olmaması gösterilebilir. İlkel toplum insanları hakkında bilgiler çelişik olsa da kadınların gebelik, doğum ,aybaşı gibi durumları onların çalışma yetilerini azaltmakta , uzun süren sakatlık dönemlerine mahkum etmekteydi. Erkek ise hayvanları avlayarak, balık tutarak, bununla yetinmeyip kayıklar yaparak denizlere açılıp kanallar açarak toprağı sürerek  ve dilediği verimi alarak yaptığı ilkel araçlarla dünya üzerindeki etkisini arttırmaya çalışmaktaydı.Yaşamını sürdürmek için yaratmaya, kendisini çevreleyen sınırları aşmaya çalışarak dünyayı yeni baştan yaratmaya çalışmıştır. Savaşan erkek aynı zamanda yaşadığı boyun onurunu artırmak için canını da ortaya koyduğundan  insan toplulukları doğuran cinse değil öldüren cinse üstünlük tanımıştır. Çalışmanın cinsler arasında paylaştırılması kardeşçe bir birliğe yol açabilirdi. Egemenliğini somut olarak tamamlamaya çalışan insan, bilincinin buyurganlığının sonucudur.

Frazer ‘Tanrıları erkekler yaratır; kadınlar tapar’ der.Yarattıkları tanrıların dişi mi erkek mi olduğuna karar veren de erkeklerdir; toplum içerisinde kadına ayrılan yeri onlar çizer; kadın hiçbir zaman kendi özel yasalarını uygulatamamıştır.Friedrich Engels ilk başlarda topluluğun ortak mülkiyetini kadınların denetlediğini ancak tarıma geçişle birlikte tarım araçlarını kullandıkları ve ona sahip oldukları için özel mülkiyet sahibi cinsin erkeler olduğunu öne sürmektedir. Erkek güçlendikçe kadın gözden düşer. Sabana ve çiftlik hayvanına sahip olan erkek, kadına da sahip olmak ister. Özel mülkiyetle birlikte mal canlardan daha değerli hale gelecek, mal kendini tanıyan ve devam ettirenin elinde kaldıkça kendisinin olamaya devam edecektir. Mirasçı için baba toprağını işlemek, babadan kalma tanrılara tapmak aynı zorunluluktur. Dolayısıyla erkek ne mallarını ne de çocuklarını kadınla paylaşacaktır.Kadının elinden her türlü mülkiyet ve miras hakkını alacaktır.

Mezopotamya yaratılış öykülerine, mitoslarına  baktığımızda yaşamın yaratılmasında ve dünyaya kötülüğün getirilmesinde egemen figür ‘Ana Tanrıça’ çıkar karşımıza. Ana Tanrıça doğumun, verimliliğin, bereketin  sembolü  Kyble. Demeter, İsis, Venüs olarak karşımıza çıkar. Ancak güçlü krallık dönemlerinin başlangıcında yerini güçlü erkek tanrıya bırakır. Tanrılar panteonundaki bu hiyerarşi değişikliğini rahiplerin eski efsanelerini kendi siyasal amaçlarına hizmet edecek biçimde değiştirmelerine bağlar, Sümerolog Samuel Noah Kramer.

Bu tek başına kadının tarihsel ezilişini anlatmaya yetmemektedir. Batı kültüründe dünyanın kurucu ataları Yunanlılardır. Felsefenin temellerini oluşturdular, ilk demokrasiyi kurdular ancak günümüze kadar gelen olumsuz kadın imajının oluşmasında önemli bir rol oynadılar. Hesiodos’un  Pandora efsanesinde erkekler Tanrıların yoldaşı olarak kendi kendilerine yeterli bir şekilde her türlü kötülükten, acıdan ve sefaletten uzak yaşamaktaydılar.Prometheus’un ateşi gökyüzünden çalarak yeryüzüne indirmesi Zeus’u çok öfkelendirmiş, erkeklere ‘armağan’ verme bahanesiyle bir kötülük tasarlayarak hem erkeklerin eğlenmesini sağlayacak hem de onların felaketleriyle sarmaş dolaş yaşamalarına yol açacaktır. Zeus’un armağanı Pandora (Güzel  felaket). Zeus, Pandora’ya hayvanca bir güdü ve düzenbaz bir davranış vermelerini emrederek  Pandora’yı  Pometheus’un kardeşi  Epimetheus’a yollar. Epimetheus, Pandora’yı kendine eş olarak alır. Pandora; kapağı mühürle kapatılmış, hiç açılmaması emredilmiş bir küpü çeyiz olarak yanında getirir. Pandora küpün içine bakmak için duyduğu güçlü isteğe dayanamayıp küpü açar. O an itibariyle insanlar üzüntüye, zamanından önce yaşlanmaya, hastalığa ve acılar içinde ölüme mahkum edilmişlerdir. Mitolojiyi tarihsel bir kanıt olarak kullanmak doğru değildir; ancak mitoloji varolan doğa ve toplum düzenini pekiştirerek  ve bu düzene bağlı olarak kurallar, gelenekler oluşturarak; toplumdaki rolleri, inanışları belirlemektedir.

Atina toplumunda kadınlar erkeklerden ayrı yaşam sürerdi. Kadınların görev ve sorumlulukları evde ev işleriyle uğraşmak, çocuklarına bakmak, yumuşak başlılık ve sessiz olmaktı. -Yıllar sonra İmam Gazali de Müslüman bir erkeğin kaçınması gereken kadın tipinin ‘çok konuşan kadın’ olduğunu söyleyecektir.- Çünkü kadınların toplumda daha az görünür olmasını talep ediyorlardı. Aristoya göre kadınların, kölelerin ve çocukların muhakeme gücü yoktu. Kadınların mahkemede şahitlik hakkı yoktu. Tecavüze uğrayan genç bir Atinalı kız takı takması yasaklanır, köle olarak satılabilir ya da evde evlendirilmeksizin tutulabilirdi. Eski Yunan, Yahudi ve sonra Hristiyan inanışlarında ölümlü bir erkeğin tanrılar ya da tek bir tanrı tarafından özel bir yaratma süreci sonucunda yaratılmış olduğuna inanılırdı. Yunanlılar, Pandora’ ya insana ölümlü oluşunun suçunu yüklemekle kalmayıp, ayrıca onun erkeğin antitezi olduğunu, kendi sınırları içerisinde kalmaya zorlanması gerektiğini savladılar. Aynı zamanda Zeus’un başından çıkan Athene ve baldırından  doğan Dionysos ile erkeğin, kadınlar olmadan  dünyaya geldiğini savlamaktadırlar.Tanrıların anası olabilen ‘Baba Tanrı Zeus’ kulağa saçma gelse de Aristoteles, annenin hamilelikteki rolünü sadece beslenme konusu olarak tanımlamış; o, hamileliği, canlı erkek tohumunun edilgen yuvası olarak görmüştür. Doğanın duyarlı gözlemcisi olmakla birlikte kadının, aslında başarısız, sakat doğmuş erkek olduğunu  belirtmiş, başka bir savında kadınların erkelerden daha az sayıda dişleri olduğunu ileri sürmüştür. Aristoteles’in bu son savına Bertrand Russell ‘Eğer Aristoteles ara sıra karısının ağzını açmasına izin verseydi, herhalde bu hatayı yapmazdı.’ notunu düşmüştür.

Bir Yahudi erkeği sabah duasını kendisini kadın yaratmayan tanrıya şükürler olsun diye bitirirdi.

Yunan ve Roma kültüründe kız çocuğunun “sakat bir erkek çocuğu” olarak aşağılanması, yeni doğan bir kız çocuğunun sokağa bırakılması ve gecenin sessizliğini bozan bebek ağlamalarına kulakların tıkanması ve sessiz kalınması görenekleri oluşmuştur. Sokağa atılan bu kız çocukları genelev sahiplerince  oradan toplanılıp geleceğin fahişeleri olarak yetiştiriliyorlardı. Yunanlılar bu dünyadaki acının ve ıstırabın sorumlusunu Pandora görürlerken Musevi, ardından Hristiyan inanç sisteminde günahın kaynağı Havva ‘dır. Musevi metinlerinde Yehova, ilk insan olarak erkek Adem’i cennette mutlu mesut, bağımsız yarattı. Yehova, Adem’in bir yardımcıya ihtiyacı olacağını düşünerek Adem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yarattı. Havva da tıpkı Pandora gibi söz dinlemez biri olduğundan yasak ağacın meyvesini kopartması sonucu ceza olarak Adem ile birlikte cennetten kovuldular. Kadın, işlediği bu suçtan ötürü doğum sancısı çekecek ve kocası tarafından yönetilmekle cezalandırılacaktır. Günahın nedeni ve kaynağı saptanınca kimin cezalandırılıp denetim altına alınması gerektiği de ortaya çıkmış oluyor. Musevi toplumunda kız alabilmek için babaya para ödeniyor, erkek daha önceden belirttiği parayı vermek şartı ile karısını istediği zaman boşayabiliyordu. Kız çocuk tecavüze uğradığında babasına tazminat ödenir,  tecavüze uğrayan evli bir kadın ise erkek ile aynı şekilde suçlu sayılır ve taşlanarak öldürülürdü. -Pakistan ve Afganistan’da zaman zaman uygulanıyor- Bir Yahudi erkeği sabah duasını kendisini kadın yaratmayan tanrıya şükürler olsun diye bitirirdi. İlk günah sonrası ‘insanın doğuştan günahkar’ oluşu Hıristiyanlığın kadın düşmanlığı anlayışını etkileyecektir. Ancak Hıristiyanlık özellikle kadınlar ve köleler arasında yayıldı. Kadınlarının kirli ve murdar sayıldığı Yahudilerin egemen olduğu toplumda, kadınların reformcu ve uzlaşmacı yeni dine dört elle sarılması normal görünüyor. Nasıl Mezopotamya Yahudiliği etkilemişse; Hıristiyanlık, Yahudiliğin kadının erkekten olan aşağı statüsü, Havva’nın Adem’in kaburgasından yaratılmasını,ve Havva’nın ilk günahtan sorumlu tutulmasını miras olarak devraldı. Kuzey Afrikalı teolog Tertullianus, kadına cehennemin kapısısın derken ‘Tanrı’nın kopyası erkeği sen kolayca yere yıktın senin kabahatin yüzünden Tanrı’nın Oğlu ölmek zorunda kaldı’ diye yazıyordu. İzleyen dönemlerde Hıristiyanlık egemenliğinin kadınlara çektireceği acılar Hypatia’ nın bedeninde kendini buldu. Matematikçi, felsefeci İskenderiyeli Hypatia’yı; akıllı, bilgili kadın Roma valisi Ktrill’in kışkırtmalarıyla bulunduğu akademiden kiliseye kadar sürükleyerek, çırılçıplak soyup bedenini parçalayarak ateşe attılar. Hypatia ile birlikte Engizisyon ve cadı avcılığı yollarının taşları da döşenmiş oluyordu.14.yüzyılda Avrupa’da meydana gelen savaşlar, salgın hastalıklar, huzursuzluklar toplumu derinden etkilemiş bilimsel gelişmeler kilisenin tahtını sallamaya başlamıştı. Kilise bu durumun sorumlusu olarak önce Yahudileri ardından cadıları seçmiştir.

Papa VIII. Innocentius  yayınladığı “papalık duyurusu” ile cadı avlarının yolunu açıyor; kadınları şeytanla işbirliği yapmakla suçlayıp onların baştan çıkarılmalarını kolaylaştıran özellikleri, kendini beğenmişlik, kararsızlık , gevezelik, kolay kanma ve doymak bilmeyen cinsel arzularından bahsediyordu.

Reformasyon ile birlikte kilisedeki çatlaklar belirginleşmeye başlamıştı. Kilisenin görüşünü temelinden sarsan Nicolaus Copernicus’un yayımladığı ‘Gök Cisimlerinin Dönüşleri’ kitabıydı. Ancak Copernicus bu buluşunun ölümünden sonra yayımlanmasını istemişti. Çünkü Engizisyonun kollarına düşmek istemiyordu. Kopernik’in başlattığı astronomi devrimi  kadına fırsatlar yolunu açıyordu. Kadınların eğitim  talepleri dillendiriliyordu. Aslında Christine De Pisan ‘Hanımlar Şehri’ adlı kitabında bu talepleri dillendirmişti. Christine ve akıl arasında geçen karşılıklı konuşmalarda Christine, Tanrı’nın kadının aklını bilime yatkın olarak yaratıp yaratmadığını sorarken, akıl; onların iddialarının tersi doğrudur, eğer kızları okula gönderecek âdet olsaydı kızlar da erkek çocukları gibi anlar ve öğrenirlerdi der. Akıl soruyor: Kadınların bilgisi neden azdır?  Christine: ‘Anlatırsanız bilgileneceğim.’ der. Akıl: “Hiç şüphen olmasın ki bunun nedeni evde kalıp ev işleriyle uğraşmalarıdır. Başka işlerle uğraşmaya vakit bulamazlar. Akıl sahibi bile olsalar farklı bir şeyler öğrenmedikçe bu durum değişmez.” der. İlginçtir, Fransa sarayının astroloğunun kızı olan Christine de Pisan annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen babasının teşviki ile planlı bir eğitimden geçer.

Sanayi devrimiyle birlikte kadınların yaşamında yoğun etkiler oluştu. İş gücüne ihtiyacın artması, kadınları ev dışında çalışmaya zorluyor ancak eşit işe eşit ücret alamıyorlardı. Pahalı hayat koşulları, fakirlik, hastalık, işini kaybetmekle ya da ailesini geçindiremeyen, aşağılamalarla karşılaşan erkek hırsını yine kadından çıkarıyor. Kadın kocasının şiddetinden ölmemişse şikayet konusu bile olmuyordu. Çünkü bağımlının bağımlısı kadınlar, parasal yönden kocalarına bağlı oldukları için kocaları hapse girerse  kocalarının kazancı olmadan yaşama şansına sahip değildiler. On binlerce kadın, hayatını devam ettirebilmek için fahişelik yapmak zorunda kalıyordu.

20 yüzyılın başlarında nefret dolu söylemleriyle Hitler açığa çıkıyordu .Fahişeliğin ve liberal düşüncelerin yayılmasında Yahudileri suçluyor, kadınların parti yönetiminde yer almasını önlüyordu. Nasyonal sosyalistlerin kadın imajı öncelerinde olduğu gibi kadını evde tutmaktır. 3K; Çocuk (Kind), mutfak (Küche), Kilise (Kirche) . Alman ordusu önce Avusturya’da,ardından Polonya’da  özellikle kadın ve çocuklara akla hayale gelmeyen işkencelerde bulundular. İşkenceciler bu işkence fotoğraflarını tatil fotoğrafıymış gibi  ailelerine gönderdiler. 2. dünya savaşı sonrası Sovyet güçleri, 1949 dan sonra Çin, Kuzey Kore, Vietnam  kadını bağımlılık altına alan, sınırlayan, görünmez olmasını isteyen yönetimlerin mühendislik deneyinin denekleri oldular. Çin’de Mao’nun ölümünden sonra dizginler biraz gevşeyince kadınlar güzellik salonlarına koştular. Çin’de kültür devrimi ‘cinsel devrimin’ anasıdır sloganı ağızdan ağza dolaştı.

 Coğrafya kaderdir!       

   İbni Haldun

İslamiyet’te İslam öncesi döneme göre kadın haklarında bir ilerleme olduğuna dair bir kanı vardır. Özellikle batıda büyüyüp gelişen, olgunlaşan özgürlükleri küçümseyip Müslüman toplumlarda kadınların kendi statülerini değiştirme taleplerine büyük direnç gösterilir. Musevilik ve Hıristiyanlık’la yakın ilişkilerde bulunmuş İslamiyet’in diğer dinlerden tamamen ayrıştığını söyleyemeyiz. İslamiyet’te Hristiyanlıktan farklı olarak kadına miras yoluyla mülk edinme hakkı tanınmış olsa da erkekle eşit değildir. Evlilikte kız çocuklarının küçük yaşta evlendirilmesi, kız çocuğunun güvenliği için zifaf olamadan nişanlanması, evlenmede veli izninin alınması, erkeklerin birden çok kadınla evlenebilmesi, boşanmanın esas olarak kocaya özgü bir hak olması, kadını denetlemek için kadının örtünmeye zorlanması-taciz eden değil de taciz edilen sınırlanıyor- kadının  başka erkelerle ilişkilerinin kısıtlanması, kadının erkekten bir derece düşük olması, dinsel önderlik işlevinden menedilmesi, çocukların nafaka hakkını babaya vererek doğumdan evleninceye kadar kadına maddi bir sorumluluk vermeyerek iş hayatının zorluklarından uzak tutmak olarak haklılaştırılıyor. Küçük yaşta evlendirme; kız çocuklarının güven altına alınması, evlenirken kadının kendi iradesine göre evlenemeyeceğini; kadının erkeğe göre daha durgusal ,romantik olduğu için mağdur edilebileceği bu nedenle kadının korunması gerekliliği olarak belirtilip kadının baba, koca ailesinin dışında toplumda tek başına var olma hakkı en az seviyeye indiriliyor. Müslüman bir erkeğin Hıristiyan veya Yahudi yani ehli kitap bir kadınla evlenebileceğine cevaz verilmiş fakat Müslüman bir kadının müşrik veya ehli kitap bir erkekle evlenmesine cevaz verilmemiştir. Kadın fitne yaratma potansiyelini içinde barındırdığı için erkek, itaatsizlik eden kadını cezalandırma hakkına sahiptir. Kadın kocasının izni olamadan evden çıkamaz durumdadır.

Afganistan’da kadınların mesleklerinde çalışmalarına izin verilmiyor. Burka giymeden sokağa çıkmaları yasaklanıyor. Muhafazakar aileler, kadın öğretmenlerin bulunmadığı bölgelerde kız çocuklarını okula göndermiyor. Taliban’ın  kadınlara toplu halde tecavüz haberleri basına yansıyor. Kadınların bakımlı olması, gülmesi, eğlenmesi, okula gitmesi, çalışması, erkek doktora muayene olması, erkeklerle konuşması, kadının eşinden izin almadan evden çıkması, eşi veya erkek akrabası yanında olmadan sokakta bulunması yasak. Evlerin camlarının tamamen kapatılması veya boyanması gerekiyor. Suudi Arabistan’da, kadınların, hayatın günlük akışındaki birçok faaliyet için erkeklerden izin alması gerekiyor. Bunlar arasında pasaport almak, yurt dışına seyahat etmek sayılabilir. Ülkede bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine denk tutuluyor. Boşanma durumunda kadınların, yedi yaşından büyük oğullarının ve dokuz yaşından büyük kızlarının velayetini almaları da çok zor. Suudi kadınlar abaya denilen çarşafı giymeden evlerinden çıkamıyor . Ancak  alışveriş merkezlerinin kadınlara ayrılan katlarda yalnızca kadınların bulunduğu alanlarda çarşaflarını çıkarma hakkına sahip. Suudi kadının babası, eşi ya da erkek kardeşi kendisi için işleri halleden vasi oluyor. Muhafazakârlara göre, kadının yeri evi. Eğer kadınlar erkek kontrolü olmadan etrafta dolaşırsa ahlaksızlığın önünün açılacağını savunuluyor. Suudi erkekler, dört eş sahibi olabiliyor ve bu eşlerin Müslüman, Yahudi ya da Hıristiyan olması konusunda bir sınırlama yok. Fakat Müslüman kadınlar, yalnızca Müslüman erkeklerle evlenebiliyor. Bunlara rağmen Suudi Arabistan’da özellikle kadın haklarının iyileştirilmesi yönünde gelişmeler çok yavaş işlese de olmuyor değil. Suudi yöneticiler toplumun yarısını oluşturan kadınları iş hayatından uzak tutmanın ülke ekonomisine bir katkısı olmayacağını anlamış görünüyorlar. 2001 yılında kadınlara kocasının izni ile  kimlik vermeye başladılar gerçi kimlik kadının kendisine değil kocasına teslim edilse bile mülk anlaşmazlığında kadının kendisini ispat etmesinin tek yolu bu. 2009 yılında ilk kez bir kadın, kızların eğitiminden sorumlu bakan yardımcısı oldu. 2012’de Londra Olimpiyatlarına kadın atlet gönderdiler. 2015 yılında yerel seçimlerde kadınlar hem aday hem de seçmen olarak ilk kez bir seçime katıldı. 2018 yılında kadınların araba kullanması yasağı kaldırıldı, ilk kez kadın taraftarların stadyumda futbol maçı izlemesine izin verildi. 35 yıldır süren sinema yasağı 2018’de kalktı. Tüm bu gelişmelere rağmen Suudi Arabistan kadın hakları konusunda Mısır ve Irak’tan sonra  en kötü ülke sıralamasında sondan üçüncü sırada bulunuyor. İran’da otobüsün arkasında kadınlar, ön tarafında erkekler oturmakta. Metroda ise erkekler ve kadınların vagonu farklı. Camilerde kadın-erkek farklı giriş kapıları var.

Erkekler kaba sloganlar atıyorsa, bu yüzden kadınlar cezalandırılamaz

İran devriminde kadınlar kendilerine peçe takma hakkının verilmesini talep etmişler ve Tahran’daki gösteriye peçe takarak gelmişlerdi. Şahın devrilmesinden kısa bir süre sonra bu sefer de peçe takma zorunluluğunu protesto etmek için toplandılar. Aralık 2017’de başlayan “Beyaz Çarşamba’ adını alan başörtüsü protestosu ile kadınlar, başörtülerini çıkararak İran’daki başörtüsü zorunluluğunu protesto ettiler ve hâlen bu konudaki kararın kendilerine ait olduğunu savunuyorlar. Kadınların boşanma davası açma hakkı , evliyse okula devam hakkı, hukuk , tıp ve mühendislik gibi konularda eğitim görme hakları yok  fakat diğer alanlarda rahatça eğitim alabiliyorlar. Suudi Arabistan’da olduğu gibi yaklaşık 40 yıldır yürürlükte olan kadınların stadyuma girmesi yasağını  İran-İspanya maçını restoran, cafe ve kamuya açık yerlerde erkeklerle birlikte izlemesine izin vererek kırdı. İran’da kadınların stadyuma girmesi yasağına, “kadınların erkek taraftarların attığı şiddetli sloganlar arasında yerlerinin olmadığı” gerekçe olarak gösterilmişti.  Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani bunu , “Erkekler kaba sloganlar atıyorsa, bu yüzden kadınlar cezalandırılamaz.” şeklinde eleştirmişti.

Arap dünyasında cinsel şiddette, kadın sünnetinde, özgürlük haklarının kısıtlanmasında Mısır en önde gidiyor. Mısır’da kız çocuklarının sünnet edilmesinde de artış olduğu belirtiliyor. Ülkedeki din adamlarının İslamiyet’e uygun olmadığı yönünde açıklamalar yapmasına ve yasaklanmasına karşın- bazı siyasetçiler kadın sünnetinin tekrar yasal hale getirilmesini savunuyor- engellenemiyor. Kadınların yüzde 91’i kadın sünnetinin kurbanı. Kadınların yüzde 99,3’ü cinsel taciz ve şiddete maruz kalıyor. Mısır’da kadınların sadece yüzde 63’ü okuma yazma biliyor.

Mısır’ın bir üstünde ise Irak bulunuyor. Irak’ta kadınların durumunun 2003 yılından bu yana çarpıcı bir biçimde kötüleştiği belirtiliyor. Sürgünlerin, kadınları insan ticaretinin ve cinsel şiddetin nesnesi konumuna düşürüyor. Kadınların kocaları tarafından öldürülmesi ise Irak Ceza Yasası’na göre sadece 3 yıl hapis cezasıyla cezalandırılıyor.

En kötü dördüncü ülke ise Suriye. Sığınmacılar arasında kadınlar insan ticaretine ve cinsel şiddete maruz kalıyor. Suriye’de ekonominin ve sağlık sisteminin çökmesi de en çok kadınları vuruyor. Mülteci kamplarında çok sayıda tecavüz, yaralama ve çocuk yaşta evlilik olayı tespit ediliyor. Suriye rejmi, kadınların direncini kırmak için kadına karşı işkence ve cinsel istismarı bir savaş stratejisi olarak kullanıyor. Yemen, Sudan, Bangladeş ve Pakistan’da da aşağı yukarı kadın hakları konusunda aynı problemler yaşanıyor. Pakistan için bir parantez açmak gerekiyor. Nüfusunun yüzde 95’indan fazlasının Müslüman olduğu ülkede trans bireyler üçüncü cinsiyet olarak resmen tanınıyor. Dünyada üçüncü cinsiyeti tanıyan az sayıdaki devletten biri de Pakistan.

Türkiye’ye baktığımızda kötü bir karne bizi bekliyor. Kadınlar  tıbbi müdahale edilecek boyutta fiziksel şiddete maruz kalmakta ya da öldürülmektedir. Eşleri tarafından fiziksel şiddete maruz kalma nedenleri arasında, “yemeği yakması, kocasına karşılık vermesi, parayı gereksiz yere harcaması ve çocukların bakımını ihmal etmesi” gibi nedenler bile sayılabilir. Ayrıca kadınlar hakarete, bedeninin, becerilerinin, ilgi alanlarının aşağılanmasına maruz kalıyor. Şiddete uğrayan kadın şikayette bulunduğunda, kadına yönelik şiddete dair duyarsızlıkları nedeniyle zorluklar çekebiliyor. KADEM(Kadın ve Demokrasi Derneği)’in 2017 karnesine göre milletvekillerinin sadece yüzde 13,91’i, büyükşehir belediye başkanlarının yüzde 6.66’sı, rektörlerin yüzde 9,09’u kadın. Kadın vali oranı yüzde 2,4 iken, kadın kaymakam oranı yalnızca yüzde 1,67. İllerin yüzde 40’ı kadın milletvekiline, yüzde 9,66’sı kadın muhtara sahip değil. Şirketlerin yüzde 41,5’inin yönetim kurullarında kadınlar yok. 543 milletvekilinin 75’i, 27 bakanın 2’si kadın. Türkiye, Dünya Ekonomi Forumu (WEF) Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Sıralamasında, 145 ülke arasında 131. sırada; Küresel Cinsiyet Eşitliği sıralamasında ise 2016’da 105. sıradayken 2017’de 131. sıraya gerilemiş durumda. Bu durum bize gösteriyor ki her geçen gün irtifa kaybediyoruz.

Birlemiş Milletlere üye 193 ülkeden yaklaşık 2 bin, sivil toplum kuruluşlarından yaklaşık 6 bin temsilcinin katıldığı Kadın Konferansında  kabul edilen sözleşme, devletlere kadın ve kız çocuklarına erkeklerle eşit haklar sağlaması yükümlülüğü getiriyor. Sözleşmeye göre, devletlerin ayrımcı yasa ve uygulamaları kaldırması ve aile içi şiddete karşı mücadeleyi artırması gerekiyor. Metinde ayrıca herkese kendi cinsel davranışlarını belirleme hakkı tanınması öngörülüyor.

İran, Sudan, Libya gibi çok sayıda İslam ülkesinin yanı sıra Rusya ve Vatikan, metinde kadınlara karşı şiddet konusunda daha yumuşak ifadelerin yer almasını istiyordu. Özellikle de, “Kadınlara karşı şiddet; gelenekler, görenekler ve dinî görüş nedeniyle haklı çıkartılamaz.” şeklindeki ifadeye itiraz geldi. Bunun yanı sıra bazı ülkeler, kadınların kürtaj hakkına karşı çıktı. Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütü, metni “İslam’a aykırı” olarak nitelendirdi. Ancak iki hafta süren görüşmelerin ardından, bu ülkeler geri adım attı. Buna karşılık, İskandinav ülkeleri de eşcinsellik ve jinekolojik muayene hakkı ifadelerinin metinde yer alması konusundaki ısrarından vazgeçti. Böylelikle, sözleşme üzerinde  uzlaşma sağlandı.

Günümüzde batı toplumlarında dahi kadına yönelik şiddet hız kesmiyor. Geçmişten beri iki cins dünyayı eşit paylaşmamıştır. Günümüzde durum değişmiş olsa  bile kadın dünyanın bir çok bölgesinde erkeğin gerisinde görünmez olarak hayatına devam etmektedir. Kocasının sadakatsizliğinde bile hala kadınlar sorumlu tutuluyor. Topluma uyum sağlamayan ya anarşist ya da vatan haini ilan ediliyor. Kadın hakları kabul edilse bile somut alanda sonuçları gözlenememektedir. Siddete, savaşa maruz kalıp göçmen durumuna düşen kadınların durumları daha da kötüleşiyor. Göçmen kadınlar Almanya’da da aynı işi yapmalarına rağmen erkeklerden ortalama yüzde 23 oranında daha az gelir elde ediyor. Düşük ücretli işlerin yüzde 70’inde kadınlar istihdam ediliyor. Erkekler daha iyi işleri, daha yüksek ücretleri, daha büyük başarıları elinde bulundurmaya devam etmektedir. Sanat, siyaset, politika, ticaret erkeklerin eğemenliği devam etmektedir.Tarihin tümünü erkekler yazmış ve yazmaya devam ediyor.Son dönemlerde kadınların erkek hegomanyasına karşı çıkışları azımsanmasa da yeterli gözükmemektedir.

Erkeklerin kadınlar üzerine yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır; çünkü onlar hem yargıç hem de davacıdırlar.

Poulain de la Barre “…dolayısı ile geçmişe bakarak onları yargılayamazız. Erkekten daha aşağı olduklarını gösteren hiçbir kanıt yok. Beden yapılarında birtakım ayrılıklar vardır elbet, ama bunların hiçbiri erkeğe ayrıcalık sağlamaz …. Erkeklerin kadınlar üzerine yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır; çünkü onlar hem yargıç hem de davacıdırlar.” der.

Kadın hakları uzmanlarının yaptığı sıralama uluslararası organizasyonların verilerine ve Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Freedom House gibi kuruluşların yayınladığı insan hakları raporlarına göre  Ortadoğu’da Arap Baharı öncesindeki durumdan daha geriye doğru bir adım haline gelmemesi için yapılması gereken çok şey olduğunu belirtiyorlar. Ortadoğu’da insan olmak zor, kadın olmak daha da zor.

İZNEWS | Rüştü Nar

 

 

 

Son Haberler

‘Netanyahu, Trump’ın Suriye, Lübnan ve Gazze’den çekilme talebini reddedecek’

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail ordusunun Suriye ve Lübnan'ın güneyinin yanı sıra Gazze Şeridi'nden çekilmesi yönündeki talebi reddedeceği öne sürüldü. İsrail’de yayın yapan Kanal 13 televizyonunun haberinde, Netanyahu'nun ABD’ye hareket etmeden önce düzenlediği haftalık kabine toplantısında, Washington yönetiminin İsrail ordusunun Lübnan, Suriye ve Gazze Şeridi’nden çekilmesini talep ettiği aktarıldı. Netanyahu'nun kabine üyelerine, "Buna şiddetle karşı çıkacağım ve onlara hayır diyeceğim" dediği belirtilen haberde, Trump'ın İsrail ordusunun çekilmesini istediği Gazze Şeridi'ne Uluslararası İstikrar Gücü'nün (ISF) girişine Tel Aviv yönetimince onay verildiğine dikkati çekildi. Kanal 13'e konuşan kaynaklar, Tel Aviv yönetiminin Hamas tamamen silahsızlanana ve Gazze Şeridi’nden çıkarılıncaya kadar İsrail ordusunun "Sarı Hat" üzerindeki kontrolünü sürdüreceği ve geri çekilme olmayacağı ilkesini savunduğunu söyledi. Sadece 200 temcilci var Kaynaklar, şu aşamada ISF'de Uganda ve Fas gibi İsrail’le dost ülkelerden yalnızca yaklaşık 200 temsilci bulunduğunu ifade etti. İsrail kabinesinin ISF'ye "Uluslararası Kuruluşlar İçin Dokunulmazlıklar" yasası çerçevesinde dokunulmazlık tanınmasını onayladığına işaret eden kaynaklar, bu güçlerin İsrail ordusunun işgali dışındaki bölgelerde ve orduyla tam koordinasyon içinde faaliyet göstereceğini vurguladı. Bir yetkili, "Herhangi bir ISF unsurunun ülkeye girişi başbakan, savunma bakanı ve dışişleri bakanının ayrı ayrı onayına tabi olacaktır. İsrail, hangi ülkelerin güç gönderebileceğini yalnızca barış anlaşmamız bulunan ve uluslararası alanda ülkeye veya yetkililerine karşı faaliyet yürütmeyen devletler arasından seçecektir” ifadelerini kullandı. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun yarın Washington'da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya geleceği bildirilmişti.

Şara: ‘İsrail ile anlaşmaya çalışıyoruz’

Suriye'de geçiş yönetiminin Devlet Başkanı Ahmed Şara, ülkesinin İsrail...

CENTCOM, Trump’tan İran’a yönelik bombardımanın durdurulmasını istedi: ‘Hedefler tükendi’

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının (CENTCOM), Hürmüz Boğazı çevresindeki bombalama harekatının etkinliğinin üst sınırına ulaştığı, daha fazlasının "hedeflerin çoğunun tükendiği" gerekçesiyle durdurulmasını tavsiye ettiği öne sürüldü. Axios'a konuşan iki kaynağa göre, CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper'ın, ABD Başkanı Donald Trump'a Hürmüz çevresini daha fazla bombalamaya gerek olmadığını önerdiği, bu önerinin Başkan'ın cuma günü İran'a yönelik saldırıları durdurma kararını etkilediği iddia edildi. Kaynaklara göre Cooper, saldırıların Tahran'ın ticari gemileri hedef alma kabiliyetini "önemli ölçüde zayıflattığını" ve tam ölçekli bir çatışmaya dönüşmeden devam eden saldırıların stratejik bir amaca hizmet etmeyeceğini belirtti. Haberde, bombalamaların durdurulması tavsiyesinin Trump'a, hem askeri hem de sivil danışmanlar tarafından yapıldığı, bundan sonra özellikle havadan yapılacak saldırılarla "ek başarı elde edilecek hedefin kalmadığının" vurgulandığı iddiasına yer verildi. Trump, yaklaşık iki haftadır her gün ABD ordusunun sunduğu saldırı planlarını onaylıyor ve bu planlar Orta Doğu'daki yerel saate göre gece yarısı sularında hayata geçiriliyordu. Başkan'ın cuma günkü saldırıları durdurma talimatı, önceki 13 gün boyunca her gün gerçekleşen saldırılara ne kadar ara verildiği hakkında tam bir netlik taşımıyor. Cuma gecesi başkent Washington'da Beyaz Saray Muhabirleri Derneğinin yemeğinde konuşan Trump, İran'ın şu anda bir anlaşma yapmaya hazır olmadığı değerlendirmesinde bulunmuştu. Trump'ın İran'a yönelik yeni bir saldırı emrini onaylamamasıyla, Umman heyetinin Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması konusunda görüşmeler yapmak için dün Tahran'a ulaşması yaklaşık aynı saatlere denk geliyor. Öte yandan ABD'nin BM Daimi Temsilcisi Mike Waltz, İran'a saldırılara iki gündür ara veren Başkan Donald Trump'ın İran ile diplomatik görüşmelere "alan tanıdığını" söylemiş, Başkan'ın hala "tüm seçenekleri masada tuttuğunu" kaydetmişti.

Trump, İran’a yönelik saldırıları durdurma talimatı verdi

ABD medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın orduya cuma günü İran'a yönelik askeri saldırıları durdurma talimatı verdiğini bildirdi. Böylece 13 gündür aralıksız devam eden günlük saldırı zinciri ilk kez kesintiye uğradı. 24 Temmuz 2026 Cuma günü, konuya yakın iki kaynak ABD merkezli Axios'a yaptığı açıklamada, Donald Trump'ın yaklaşık iki haftadır ilk kez ABD ordusunun sunduğu saldırı planını onaylamadığını aktardı. Trump, önceki 13 gün boyunca İran'daki hedeflere yönelik bombardıman emirlerini her gün veriyor ve bu saldırılar birkaç saat içinde uygulanıyordu. Ancak bu kararın geçici mi yoksa kalıcı bir duraklama mı olduğu henüz netlik kazanmadı. Analistler, Trump'ın bu kararının diplomasiye daha fazla fırsat tanıma isteğinin bir yansıması olabileceğini değerlendiriyor. Kaynaklar, ABD ordusunun geniş çaplı askeri saldırıların yeniden başlatılması ihtimaline karşı tüm planlarını hazır tuttuğunu, ancak Trump'ın şu ana kadar bu yönde yeni bir emir vermediğini belirtti. Güvenlik güçlerinin ise talimat verilmesi halinde kısa sürede yeniden harekete geçebileceği ifade edildi. Trump, söz konusu talimattan kısa süre sonra Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada, saldırıları sürdürme ya da artırma seçeneğinin hâlâ masada olduğunu söyledi. "Sahip oldukları her şeyi yok edebiliriz" diyen Trump, buna rağmen daha akıllıca stratejinin İran'la bir anlaşmaya varmak olduğunu ifade etti. ABD Başkanı, "Şu anda İranlılarla görüşüyoruz. Bence her geçen gün daha da yorgun düşüyorlar. Harekete geçmeye hazırız ve tamamen silahlıyız, ancak onlarla konuşuyoruz" dedi. Trump daha sonra Beyaz Saray muhabirleriyle düzenlediği resmi toplantıda ise, "İran'ın şu anda bir anlaşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak ben dinlemeye hazırım" ifadelerini kullandı. Trump'ın saldırıları durdurma kararı, cuma günü Umman'dan bir diplomatik heyetin Tahran'a ulaşmasının ardından geldi. Heyetin, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı görüşmek amacıyla İranlı yetkililerle temaslarda bulunduğu belirtildi. Bölgeden iki kaynak, müzakerelerde önemli ilerleme sağlandığını ve hafta sonu içerisinde Umman ile İran arasında bir anlaşmanın imzalanabileceğini aktardı. Ardından Başkan Trump'ın, önerilen anlaşmayı kabul edip etmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.