Haber için Kuzey Suriye’ye geçmem gerekiyordu. Kobani karşısında bana gelecek haberi bekliyordum. Karşıya geçmek için…
6. güne girmiştim.
Bana gelen telefon da Amara Kültür Merkezine uğramam gerekirdi. Sevgili Muhitin’in arabasıyla Kültür merkezine uğradığımda bir kalabalık vardı. Şaşırmıştım.
Çantalar ve gruplar halinde gençler…
‘Kobani’nin çocuklarına oyuncak kampanyası yapmışlar götürmek için bekliyorlar’ dediler.
Fotoğraf makinası vb. çanta ile girmem dikkatlerini çekti.
Kısa sürede merhabalaştık ve bir sohbetimiz oldu. Heyecanla kampanyalarından söz ettiler. Her biri bir yerden gelmişti. Kobani’li çocuklar için oyuncak toplamışlardı. Bazıları Kürtçe bilmiyordu, ‘Kobani’de Türkçe bilen var mı?’ diye sordular.
Kısa anektodlarla Kobani savaşının izlerini paylaştım…
Umarım beraber gideriz, bol bol hikâye dinleriz sizden dediler. Gülümsedik…
Gülüşlerinde ve zulalarında insanlık taşıyan gençlerdi. Hepsi de çok heyecanlıydı.
‘Daha gelecek arkadaşlarımız var onları bekliyoruz’ dediler.
Ben görüşmemi yaptım ayrıldım. Yetkili bana Gazetecileri ayrı gönderiyoruz. O gün gidememiştim. Bir gün sonra tekrardan bana telefon geldi ve aynı yere gittim. Bu kez biraz daha da kalabalıktılar.
Uzaktan selamlaştım.
Bursa’dan geldiğini sonradan öğrendiğim, uzun saçlı bir genç gülümseyerek geldi yanıma,” daha gidemedin mi,” dedi. ‘Biz kendi aramızda gazeteciler torpillidir. Kesin gitmiştir,’ dedik.
Hayır gidemedim. Dedim.
Çay aldık beraber, torpilden ziyade koşulların uygunluğuyla ilgili diye cevap verdim. Verdiğim cevabı yumuşatsam da, aslında geçmenin çok zor olduğunu da bir şekilde anlatmış oldum. Ne zaman gideriz, diye, aceleci ve heyecanlı bir meraklarıda vardı.
Bir birimize bakıp gülümsedik.
Bir araç geldi, bir grup yabancı ile o taraftaydım. İki gün geçmişti. Cephe haberinden sonra, savaş sonrası Kobani esnafı ile röportaj yapmak için gezintiye çıktım. Bir taraftan da savaşın atıklarını çekiyordum. Her tarafta bir acı ve hikâye vardı. Yolda geçen herkes bir hikâyesini benimle paylaşıyordu. Yazmasını talep ediyorlardı. O koşullarda her esnafın misafirperver olması da ayrı bir değerdi. Kısa bir caddeyi iki saate ancak ilerleyebilmiştim.
Suruç’ta bulunan ve daha önce de zaman zaman haber kaynaklığımı yapan Deniz, nefes nefese kelimelerini yutarak ve ağlayarak ‘burası ana baba günü’ dedi. Deniz, ne oldu dedim. “Herkesi öldürdüler,” ağlamaklı sesle gene ‘herkesi öldürdüler. Ceset parçaları her taraf saçılmış’ dedi.
Tekrar bağırarak Deniz ne oldu dedim. “Abi gençleri öldürdüler, Kobani çocukları için oyuncak toplayanların hepsini öldürdüler.” Kim öldürdü, dedim. “Bilmiyorum, İŞİD yaptı diyorlar.”
Deniz böyle deyince eyvah dedim. O Bursa’dan geldiğini söyleyen genci, bir anda sanki karşımda gördüm. Sonrasını malum, Deniz hepsini anlattı.
Gözlerim doldu. Dalgın dalgın yürüdüm. Boğazım kupkuru oldu boğulacaktım adeta. Karşı tarafta enerji içeceğini satan bir bakkal gördüm. Soğuk su bulmak zordu, savaştan yeni çıkmış bir kent daha yeni yeni toparlanıyordu. Soğuk olarak bulacağınız tek şey enerji içeceğiydi.
Bakkalın cam ve çerçevesi yoktu. Bakkallarda cam çerçeve bulmak çok zordu. Sarhoş gibiydim. Gördüğün her insanın ölüm öncesi ve sonrası hikayelerine tanıklık etmek oldukça zorlayıcıdır.
Yolun karşı tarafına geçmeye çalışırken, yanımdan hızlı bir araç geçti. Çok acele gitti. İçimde tedirgin ve ilginç bir his oluştu. Tanımlayamadığım garip bir histi.
Ben Suruç’taki katliamı düşünürken tanımlayamadığım o his garip tedirginlik bıraktı. Arkama tekrardan dönüp hızlı giden o araca baktım ve bir taraftan da adımımı kapısız ve penceresiz bakkalın içine attım.
Genç bir delikanlı, Keremke (Buyur) dediğiyle bir ses duydum. Ve sonrası yaklaşık bir dakikayı hatırlamıyorum. Bakkalın içinde yere fırlamış olarak gördüm kendimi. O basınç iyi ki de beni fırlatmış. Bombalı araç saldırısında, demir parçaları erimiş ve her tarafa yayılmıştı.
Kendime geldiğimde her taraf Deniz’in dediği gibi ana baba günüydü. Küçük sıyrıklarla atlatmıştık.
Suruç Katliamından bir kaç dakika sonra büyük bir patlama Kobani Kentinde de yaşandı.
Fotoğraf makinayı açtım. Ses kayıt cihazıyla olayın olduğu yere koştum. Asayiş izin vermeyince gazeteci olduğumu belirttim. Dumanlar yükseliyordu. Öyle bir refleksti ki herkes silahlıydı. Herkes silahıyla sokağa inmişti. Tedirgin bir şekilde koşuşuyorlardı.
Her an ikinci patlama olma durumu çok yüksekti. Oraya vardığımda hayatını kaybeden savaşçılarla karşılaştım.
Gazeteci olsan da, bir günde iki ağır olay fazlaydı. Sonra keşkeler falan başlıyor. Hiç görmeseydim, hiç karşılaşmasaydım, hiç hikayelerini dinlemeseydim vb. gibi gibi…
Velhasıl bunların hepsi zulalarımızda, her yıl karşımıza zuladan fırlamak için zorluyor.
Anılarımızın içerisinde bir bir yer alıyorlar. | iznews

