Haber Merkezi I Ali Lidar der ki bazı kitaplar okunmamalıdır. Tutunamayanları okumayacaksın mesela, Kuşlar Yasına Gider demeyeceksin, Gecenin Gecesini düşünmeyecek, Büyük Saat’in bir şiirine takılıp kalmayacaksın ömrünce. Huzursuzluk’u okuyup merhametin zulme merhem olamayacağını bilmeyeceksin.
Siz bilin. Bilin ki Zülfü Livaneli Mardin’den İstanbul’a oradan da Ortadoğu’ya uzanan zulümden doğan sevdanın ve acının nasıl iç içe geçtiğini size anlatsın. Mardinli Hüseyin’in annesi ve kız kardeşine karşı kullandığı son kelimelerin bu denli korkutucu olabilmesinin sebepleri ile buluştursun sizi.
“Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın artık anne!
Çocukluğu Hüseyin ile birlikte Mardin’in dar, sıcak sokaklarında geçmiş olan İbrahim. Unutulacak kadar uzakta kalmış çocukluğu ile İstanbul’da çalıştığı gazetenin toplantı salonunda tekrar karşılaşır. Bir haber gelir önüne uzanır, alır ve okur. Bir isim, Hüseyin Yılmaz! Amerika’da İslam düşmanı ırkçılar tarafından öldürülmüş. Çocukluğunun tüm anıları boşluk bırakmayacak şekilde zihnine hücum eder, baskılar, saldırır. Hüseyin’in ağzından ölüme dair bir iki cümle süzülür düşüncelerine.
“Peygamberin yüzünü bir saniye görsem ve o anda ölsem diyerek şaşırtırdı bizi. Zaten kafası hep ölüm düşünceleriyle doluydu. Kırmızı rüzgârın mahşer gününün bir işareti olarak estiğini, bu fani dünyanın nimetlerine dalıp gitmememiz için bir uyarı olarak gönderildiğini söyler dururdu.”
İbrahim, zihnini sarıp sarmalayan anı bulutunu da yanına alıp kadim şehir Mardin’e doğru yola çıkıyor. Ve biz Hüseyin ve Suriyeli mülteci kız Meleknaz’ın hikâyesine burada tanıklık etmeye başlıyoruz.
Meleknaz’ı Yezidi kampında tanımış Hüseyin. Meleknaz pek ahım şahım bir güzelliğe sahip de değil hani, kara kuru bir kız. Hüseyin’in gözlerinin bu mülteci kızın gözleri ile buluştuğu ana şahit olanlar derler ki Hüseyin kör olan çocuğuyla Meleknaz’ı görünce aklını yitirdi. Kara sevda denilen şey bile az kalırdı yanında.
İbrahim’e Hüseyin ile ortak olan bir arkadaşı anlatıyordu. “Mutfakta Hüseyin’in annesi Adviye Hanım, Aysel, yeni gelin Meleknaz yemek hazırlıyorlarmış. İçerde misafirler bekliyor yemek çıkarmak lazım. Aysel dolaptan marul almış, salata için doğramaya başlamış. O sırada kız delirmiş bir çığlık atarak fırlayıp çıkmış, sadece mutfaktan değil evden de kaçmış. Bebeğini falan gözü görmeden kendini yalınayak başıkabak sokağa atmış.”
Sonrasında anlaşılmış maruldan kaçtığı, kim korkar ki bu denli maruldan? Bu kız Yezidi. Evi şeytandan temizlemek gerek. Hüseyin’i şeytanın boyunduruğundan kurtarmak gerek. İbrahim bu marul meselesini araştırmış kimi sorduğu demiş ki taptıkları şeytan marulun içinde saklanırmış, kimi de demiş ki marul kelimesinin kendi dillerinde tanrının ismini çağrıştırması korkularının sebebi. Bana sorarsanız ikinci seçenek daha akılcı görünüyor.
Zülfü Livaneli, Yezidi sanılan Ezidilerin dinine ve inanışlarına ışık tutuyor. Unutulan bir tarihten bu yanadır Melek Tavus’a tapan ve diğer dinlerce şeytana taptıkları öne sürülen insanlık ağacının kırılan dalıdır Ezidiler. Ezidi ve Yezidi dinlerinin yaşanış şekillerini de su yüzeyine çıkarır Livaneli.
Toplumun kanayan yarası IŞİD’in sınırı duru durağı olmayan zulmünü anlatıyor. Kamplarda kalan mültecilerin imkânsızlıklarından bahsediyor. Çocukların nasıl kendi milletlerine karşı düşman edildiği, erkeklerin kafalarının bir kılıç darbesi ile uçurulduğu, kadınların ve kızların birer cariyeye dönüştürüldüğü, kadın, erkek, yaş, gözetmeden tecavüzlerin olduğu gerçekleriyle yüzleştiriyor Livaneli.
Kamplarda ise bir paket sigaraya satılan Ezidi kızları, iki nehrin suyu yıkamaya yetmez bu zulmün döktüğü kanı.
Bizde Zilan kızın hikâyesi işin içine giriyor, yalnız bunu anlatabileceğimi sanmıyorum. Sadece şunu söyleyebilirim gözyaşlarınız dursun diye dua edeceksiniz. Mesele duygusal bir tonda yazılmış bir hikâye değil, mesele bunların bir başka versiyonlarının yaşanmış, yaşanıyor, yaşanacak olması. Ortadoğu’da herhangi bir gazeteyi, kanalı, yayın organını açtığınız zaman bu zulmü okumamız. Bu vahşeti kanıksıyor olmamız.
Şimdi Huzursuzluk’ tan aşırı baktığımızda İbrahim’in kayıp olan Meleknaz’ın peşindeki hayatını görüyoruz. Bu sadece peşinde koşmak değil daha doğrusu reel bir olay olmak zorunda değil. Çünkü Meleknaz, İbrahim’in zihninde yaşıyor ve bu zihinde yakalanmamak için son sürat kaçıyor.
“Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz deve ve deveye engel olunmazsa kan kaybından ölür. Bunun adı Haresedir. Hırs, haris, ihtiras gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadında sarhoş olur.”
İnceleme: Büşra Abacı
Kitabın adı: Huzursuzluk
Yazar: Zülfü Livaneli
Yayın evi: Doğan Kitap
Basım yılı: 150. Baskı Şubat 2017
Sayfa Sayısı: 154
ISBN: 9786050939828

