1 Ekim 2026
15.4 C
İstanbul

Suriye’de Kürtlerle görüşmelerin tıkanması olasılığı Türkiye’deki süreci etkiler mi?

Türkiye’de Ekim ayında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin PKK lideri Abdullah Öcalan’a yaptığı çağrı karşılık buldu, süreç PKK’nın kendini feshetmesi kararı almasına ve silah bırakmaya başlamasına kadar ilerledi.

Kurulması planlanan Meclis Komisyonu’nda; İnfaz Yasası’nda yapılacak değişiklikler, suça karışmamış PKK’lıların hukuki durumu gibi yasal düzenlemeler karara bağlanacak.

Çok kritik bir eşik aşılmış olsa da bugüne kadar ciddi bir darbe almadan ilerleyen sürecin başarıyla sonuçlanması için henüz atılacak adımlar var.

Suriye’de Ahmed Şara yönetimi, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile, yeni oluşturulan orduya entegre olmaları için Mart ayında anlaşma imzaladı.

Anlaşma doğrultusunda yapılan görüşmeler Temmuz ayı başında uzlaşmazlıkla sonuçlandı.

Türkiye, SDG’nin omurgasını oluşturan YPG’yi “PKK’nın kolu” olduğu gerekçesiyle “terör örgütü” kabul ediyor.

2013-2015 yılları arasında Türkiye’de devletle PKK arasında ilerleyen görüşmelere en büyük darbelerden birini Suriye’de yaşananlar vurmuştu.

Peki bugün de Suriye’deki görüşmelerin başarısız olması halinde Türkiye’deki çözüm süreci yine olumsuz etkilenir mi?

Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doç. Dr. Helin Sarı Ertem’e göre, Ortadoğu’da hiçbir sorun tek ülkeye has değil, hiçbir sorun alanı sınırlarla çizilemiyor.

Ertem’e göre, Türkiye’deki Kürt sorununun çözüme ulaştırılması çabası, Suriye’deki PYD/YPG meselesinden ayrı düşünülemez:

“Türkiye’nin PKK sorununu ortadan kaldırma çabası Özal’dan bu yana devam etse de çok kez sekteye uğradı. Bunun en önemli sebebi, meselenin çok boyutlu ve çok aktörlü, karmaşık yapısı.”

Suriye’de SDG konusunda bir tıkanma yaşanırsa, olabileceklerle ilgili olarak ise şunları söylüyor:

“En basitinden PKK içinden barış sürecine itiraz edebilecek farklı yapılanmaların ortaya çıkmasını ve yeniden silahlı çatışma fikrine geri dönülmesini kolaylaştırıcı bir sonuç yaratabilir.”

Çatışma ortamına dönülürse Türkiye’de siyasi anlaşmazlıklar süreci etkiler’

Katar’daki Middle East Council adlı düşünce kuruluşunda araştırmacı olarak çalışan akademisyen Özge Genç de, Suriye’deki görüşmelerin Türkiye’deki süreci “etkilememesinin mümkün olmadığını” söylüyor:

“SDG ile Şam arasında bir anlaşma sağlanamaz ve çatışma ortamına dönülürse Türkiye buna kayıtsız kalmaz.”

YPG, Suriye’nin kuzeyinde özerklik ilan ettikten kısa süre sonra Türkiye’de çözüm süreci çökmüş; Türk ordusu da 2016-2019 yılları arasında Suriye’de YPG’ye yönelik askeri operasyonlar düzenlemişti.

Genç’e göre bu kez Suriye’de bir çatışmanın etkilerini ilk olarak TBMM’de oluşacak komisyon sürecinde görebiliriz:

“PKK’nın Türkiye ile silahsızlanma anlaşmasının çok kolay bozulacağını düşünmüyorum. Artık konsolide edilmiş bir anlaşma var. Bu süreçte sıkıntıya yol açacak en büyük mesele, Meclis Komisyonu’nun beklentileri karşılamaması olabilir.

“Hükümetin beklentisi silah bırakılması, diğer tarafın beklentisi ise dağda kalan örgüt militanlarının cezalarının belirlenip af gibi yasal adımların atılması, hak ve özgürlüklerle ilgili beklentiler. Komisyonda birçok siyasi partiden isimler olacak, herhangi bir gerilim durumunda komisyonda siyasi çatışmalar, anlaşmazlıklar olabilir. Bu da karşı tarafın beklentileri ve silah bırakmayla ilgili sorunlara yol açabilir.”

Singapur Ulusal Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Enstitüsü’nde görevli gazeteci ve akademisyen James Dorsey ise PKK’nın silahsızlanması konusunda artık geri dönüşün söz konusu olmayacağını, bunun da YPG’yi Suriye’de daha güçsüz konuma soktuğunu söylüyor.

Dorsey’ye göre Suriye’de bir çatışma durumunda “PKK’nın bazı silahlarının ve savaşçılarının YPG’ye katılması ihtimali göz ardı edilemez.”

“Ama bu durumda Türkiye’deki süreç ciddi anlamda zarar görür. Türkiye bunu kabul etmez” diye ekliyor Dorsey.

Şam ve SDG anlaşabilir mi?

Ahmed Şara, tüm silahlı grupları tek çatı altında toplayıp birleşik bir ordu oluşturmaya çalışıyor. Bu amaçla YPG’nin omurgasını oluşturduğu SDG’yle görüşmeler yürütüyor.

Ancak SDG ayrı bir komuta altında bir bütün olarak ordunun parçası olmak ve şu an kontrol ettiği bölgede asayişi kendisi sağlamak istiyor.

Şara ise SDG’deki savaşçıların bireysel olarak orduya entegre edilmesini talep ediyor.

Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Vahap Coşkun, uzlaşma konusunda iyimser:

“Bu bir müzakere süreci. Bu süreçte tarafların bazı konularda anlaşmaya varamamaları, müzakerelerin belli bir süre alması doğal.

“SDG federasyon istemiyor, tıpkı ABD Büyükelçisi’nin söylediği gibi. Şu anki otonom yapının sürmesini istiyor. Bu anlaşmazlığa rağmen iki taraf da çatışmadan özenle kaçınıyor çünkü böyle bir çatışmanın olması iki taraf açısından da ciddi bir tahribat meydana getirir.

“Orta yol bulabilecekleri kanısındayım çünkü ABD ve Fransa sürecin masada devam etmesi için ciddi inisiyatif alıyor.”

Taraflar arasındaki görüşmeler sonuçsuz kaldığında 11 Temmuz’da New York’ta bir basın toplantısı düzenleyen ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Washington’ın Suriye’deki Kürtlerin ayrı bir devlet kurmasını desteklemediğini söylemişti.

Barrack, SDG’yi Şam yönetimiyle entegre olmaya teşvik ettiklerini söylemiş, “Sonsuza kadar burada bebek bakıcılığı ve arabuluculuk yapmayacağız” demişti.

21 Temmuz’da Lübnan’ı ziyareti sırasında Fransız haber ajansı AFP’ye konuşan Barrack, İsrail’in Suriye’de güçlü bir merkezi devletin egemen olması yerine parçalanmış bir Suriye’yi tercih ettiğini söyledi.

Özge Genç de ABD desteğiyle müzakere sürecinin canlı tutulduğunu, tarafların “Suriye’nin güneyindekine benzer bir karmaşa istemediğini” söylüyor.

Suriye’nin güneyinde, Süveyda bölgesinde Dürzilerle Bedeviler arasında 13 Temmuz’da başlayan çatışmalarda yüzlerce kişi hayatını kaybetti. İsrail de Dürzileri korumak gerekçesiyle olaylara müdahil oldu ve hem Şam’ı hem Süveyda’da Suriye birliklerini bombaladı.

ABD ve İsrail süreçte ne kadar etkili?

Doç. Dr. Helin Sarı Ertem, “Kürt Sorunu’nun uzun zamandır, çok sayıda ülkeye aynı anda etki edebilecek durumda” olduğunu söylüyor:

“İsrail’in günlerdir sergilediği gibi, sabote edici çok faktör var masada. İsrail kendi çıkarları adına, SDG’nin entegrasyonunu istemeyecek; Şam yönetiminin istikrarsız kalmasından beslenecektir. Merkezi anlamda sağlam, ordusunu gerektiğinde İsrail sınırına yığacak bir Suriye, İsrail için avantajlı değil.”

Ertem’e göre kritik olan, Trump yönetiminin kimin üzerinde, nasıl bir baskı uygulayacağı çünkü “İsrail’i gerekirse durdurabilecek tek güç ABD”:

“Barrack’ın son açıklamaları Türkiye’nin beklentilerini fazlasıyla karşılayacak nitelikteydi. Trump yönetimi, en azından Dışişleri Bakanlığı özelinde, Suriye’de istikrar ve Ortadoğu’da daha az sorun istiyor.

“Asıl mesele yakın zamanda Asya-Pasifik’te Çin ile yaşanacak güç mücadelesi. ABD bu bölge için; Ortadoğu üzerinden güç ve güven devşirmeye çalışıyor.”

Özge Genç de Suriye’deki görüşmelerin nasıl ilerleyeceğini tahmin etmenin çok zor olduğunu, çok farklı dinemiklerin devrede olduğunu söylüyor:

“İsrail gibi bölgede askeri hegemonyasını artırmaya çalışan bir devlet varken pek çok konu tahmin edilebilir olmaktan çıkıyor. SDG ile Şam anlaşmasının başarılı olması, olabilecek en iyi senaryoya işaret ediyor. O olduğu noktada, kuzeyde Kürtlerle bir çeşit yönetim anlaşması başarılmış olacak. Ama bunu bozmak isteyen de çok fazla aktör var.”

Ertem, bu noktada SDG’nin taleplerini yumuşatması gerektiği, “Beklentilerini azaltmazsa entegrasyonun çok zor olduğu” görüşünde.

Vahap Coşkun ise SDG’nin taleplerinin “makul ve anlaşılır” olduğunu düşünüyor:

“Şam’daki yönetime yönelik ciddi kuşkular var. Alevi katliamı, Dürzilerle Bedevilerin çatışmasına baktığınızda SDG’nin kendi insanlarını korumak için bir güç olarak varlığını devam ettirmek istemesi meşru bir talep.”

Genç, son dönemde gündeme gelen Kürtler ve Dürziler arasında dayanışma arzusunun gerçek olduğunu, iki grubun da Şam yönetiiminin yaklaşımına ilişkin soru işaretleri olduğunu söylüyor:

“Ama ben bu iki taraf arasında bir askeri anlaşma olacağını düşünmüyorum. Şu an için İsrail’in bunu kolay kolay başaramayacağını düşünüyorum çünkü bu ABD, Türkiye ve Körfez’in isteyeceği bir durum değil.

“Güneyde İsrail’in etkisindeki gelişmeleri kontrol edemiyor olabilirler ama özellikle ABD’nin SDG üzerinde ciddi bir kontrolü var. Şam’la SDG’nin uzlaşması için ellerinden geleni yapacaklardır.” BBC Türkçe

Son Haberler

Öcalan: “Ezidiler öz savunma güçlerine sahip olmalı”

PKK lideri Abdullah Öcalan, Şengal Direniş Birlikleri’nin (YBŞ) Irak...

Irak Başbakanlık komitesi Kerkük’te: Pirde’deki operasyon soruşturuluyor

Irak Başbakanlık Ofisi tarafından Kerkük'ün Pirde nahiyesinde pazar günü...

Tom Barrack’tan ‘Irak’ açıklaması: Tüm silahlı güçler tek komuta altında toplanmalı

ABD’nin Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack, ABD Başkanı Donald...

Mesud Barzani’den koalisyon güçlerinin çekilmesine ilişkin açıklama

KDP Genel Başkanı Mesud Barzani, Koalisyon güçlerinin Irak ve...

Irak, uluslararası koalisyonun askeri görevinin sona ermesi için önemli aşamaya geldi

Irak Başbakanı Ali Zeydi'nin Güvenlik Danışmanı Kasım el-Araci, Irak'ın...

Irak’ta tarihi dönemeç: ABD askerlerini tamamen çekiyor

ABD askerlerinin Irak'tan tamamen çekilmesiyle ülkenin güvenlik dengelerinde ve bölgedeki...

ABD bugün itibarıyla Irak’tan tamamen çekiliyor

ABD Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin Irak’taki güçlerini 30 Eylül’e kadar...

Türkiye Gündemi

Öcalan: “Ezidiler öz savunma güçlerine sahip olmalı”

PKK lideri Abdullah Öcalan, Şengal Direniş Birlikleri’nin (YBŞ) Irak...

Öcalan’dan ‘süreç’ mesajı: Barış tek bir yasayla tamamlanmaz

Londra’daki konferansa mesaj gönderen Abdullah Öcalan, silahlı çatışmadan sürdürülebilir...

Deniz Göktaş yarın duruşmaya çıkıyor: Güneş abartılmış bir balonmuş

Tutuklanan komedyen Deniz Göktaş yarınki duruşması öncesine X hesabından...

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...