Haber Merkezi I Altı yaşlarında çingene gibi esmer bir çocuğun, Heathcliff’in, Uğultulu Tepeler malikanesine fırtınadan ayrı düşmüş bir rüzgar gibi girmesiyle ömürleri aşan bir hikaye başlar.
Uzunca bir hikâye ve bu hikâyede kalbi nefret ile dolmamış tek bir canlı dahi yoktur. Uğultulu Tepelerin bekçiliğini yapan çoban köpeklerinin bile yüzlerinden öfke püskürür. Nefesi olmayan taş, toprak bile öfkeden bazen yolunuzda çukur olur, bazen aşılması güç tepeler. Karşınıza çıkan kapılar bile açılmama gayretiyle zangırdar ve sizi dışarda bırakır. Öyle ki Uğultulu Tepeler’ in çatı katında, bir sandıkta uyuduğunuz sırada, pencereler üstünüze tünercesine eğilir ve camlarını tuz buz edecek bir çarpışmayla öfkesini kusabilir.
Emily Bronte, olayların sırasını izleyerek dümdüz bir şekilde anlattığı için ufak bir kafa karışıklığı olabilir. Şöyle ki birçok isim birbirini tekrar eder. Soylar ve bu soylara mensup kişilerin karakteristik özellikleri dahi bir uyum içerisindedir. Bir düş gücünün büyük ürünüdür “Uğultulu Tepeler”.
Gabriel Garcia Maquez, “Yüzyıllık Yalnızlık”ı yazdığı sırada Uğultulu Tepeleri okudu mu, etkilendi mi bilinmez. Ama aynı enteresan soy döngüsü orada da karşımıza çıkar. Birçok Catherine, birçok Linton vardır. Ama tabii ki benzer olan taraflarından çok eşsiz oluşları ön plana çıkar. Bu eşsizlik, Victoria Dönemi İngiltere’sinde büyükçe yankı uyandırmıştır. Hâlâ bile edebiyat fakültelerinde ders olarak okutulmaktadır “Uğultulu Tepeler”. Birçok yazarı derinden etkilemiş ve karşı konulamaz izler bırakmıştır.
Emily, “Uğultulu Tepeleri” yazdığında daha yirmili yaşlarındaydı. Bilgisi yetersizdi evet, yaş almamış, çokça yaşamamıştı. Peki, hangi yetersizlik söz konusu olursa olsun yüce bir düş gücüyle bilgisizliğin birleşmesini küçük düşürebilir ki.
Otuz yaşında veremden ölen genç bir kadındır Emily. Hiç evlenmemiş bir kadın, ne denli aşkın sınırlarında gezinebilirdi. Aşkı nasıl böyle fütursuzca anlatabilirdi.
Her bir karakterin ruhuna aşk filizi ekmiş fakat bu filize nefret sarmaşıkları dolamıştır. Aşk ve nefret birbirine karşı konulamaz bir çekimde ve asla tek bir kalıba sığamayacak büyüklüktedir. Bu iki derin ve insanoğlunun varoluşundan bu yana kalpleri patlatan olgu Catherine ve Heathcliff ile karşımıza çıkar.
Heathcliff, aynaya yansıyan çirkinliğinin kalbini de kararttığını düşünüyordu. Olayın anlatıcısı Bayan Dean, Heathcliff’in içinde bir iyilik gördü mü sezilemez ancak şu kelimelerin dilinden süzüldüğü su götürmez bir gerçek.
“Kapkara bir zenci de olsan, eğer iyi bir yüreğin varsa yüzün de güzel olur! Kötü bir kalp ise en güzel yüzü bile çirkinden beter yapar.”
Güzel ve Çirkin masalını andıran bir düşsel gerçeklik. Güzeller güzeli Catherine, çingene karası Heathcliff için der ki “Onu seviyorum, çünkü o kendimden bile daha çok ben…” dillere pelesenk olmuş o iki kelime ne zor dökülüyordu Catherine’nin dudaklarından. Heathcliff belki de hiçbir zaman bu iki kelimeyi duymuş olmanın doyumuna ulaşamayacaktı. Birbirlerine karşı besledikleri, tarifte noksan aşkın kuvveti bir şeyi değiştirmezdi. Dilleri birbirlerine karşı acımasızlıkla yoğrulmuş kelimeler fısıldıyordu. Her defasında zehirli bir yılanın ısırığıyla karşılıyorlardı birbirlerini.
Gururun kavurucu istilasında, çamura bulanmış bir güzellik gizliydi. Cat, aşkın nefrete olan kısa mesafesini aşmadan önce dillendirmişti kalbinden geçenleri.
“Hayatta en büyük düşüncem odur. Her şey yok olsaydı ve bir tek o kalsaydı da ben var olmaya devam ederdim. Her şey yerli yerinde kalsa ve bir tek o yok olsaydı, bütün kâinat tümüyle bana yabancı bir yer olurdu. Kendimi onun bir parçası gibi hissetmezdim. Heathcliff’e olan sevgim ise ormandaki kayalıklar gibidir. Kayalıkların görüntüsü pek hoş değildir ama onlarsız da olmaz.”
Sahip oldukları tek şey belki de umutsuzca tutundukları mutsuzluktu. Seneler sonra Cat’in odasında, onun hayaleti ile baş başa kaldığınızı düşleyin. Ve o hayalet size mutsuzluklardan nasıl beslendiğini, içinde nasıl safa yakınsayan bir sevgi sakladığını anlatsın. Nasıl nefreti sevgisine perdelediğini.
Uğultulu Tepeler malikânesinin çatı katındaki odalardan birinde rüzgârın amansız çığlıklarıyla bir sandıkta uyuyorsunuz. Ve uğultular kulağınıza fısıldıyor. Birbirlerine nefretten başka verebilecekleri bir şeyleri yoktu.”
İnceleme: Büşra Abacı
Kitabın Adı: Uğultulu Tepeler
Yazar: Emily Bronte
Çevirmen: İhsan Özdemir
Yayın Evi: Antik Dünya Klasikleri
Basım Yılı: 2005
Sayfa Sayısı: 429
ISBN: 9756870435

