24 Eylül 2026
13.8 C
İstanbul

Dedeoğulları ailesine yönelik katliam, ABD’nin Türkiye raporunda yer aldı

ABD Dışişleri Bakanlığı yıllık raporunda, Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine yer verildi. Raporda, Konya’da Dedeoğlulları ailesinin 7 ferdinin katledilmesi, “Kürdistan” sözü nedeniyle gözaltına alınma ve Kürtçe anadilde eğitim konularına da yer verildi.

ABD Dışişleri Bakanlığı ülkelerdeki insan hakları uygulamalarını değerlendirdiği yıllık raporunu açıkladı. Raporun 93 sayfalık Türkiye bölümünde, geçtiğimiz yıllarda yaşanan insan hakları ihlalleri 7 başlık altında sıralandı.

Raporun özet bölümünde, Türkiye’de 2018’de yapılan cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği (AGİT) gözlemcilerinin medyadaki haberler ve bir cumhurbaşkanlığı seçimi adayının (Selahattin Demirtaş) cezaevinde olması dahil kampanya ortamında kısıtlamalara ilişkin kaygılarını ifade ettiği hatırlatıldı.

Sivil makamların, kolluk kuvvetleri üzerinde etkili bir kontrol sağladığına işaret edilen raporda, ancak buna rağmen suistimallerin devam ettiği, suçluların cezalandırılması için mekanizmaların yetersiz kaldığı, dolayısıyla güvenlik güçlerinin ihlaller gerçekleştirdiği belirtildi.

Özet bölümünde ayrıca, önemli insan hakları sorunları arasında; keyfi tutuklamalar, tutukluların şüpheli ölümü, zorla kaybetmeler, işkence, muhalif politikacılar ve eski parlamento üyeleri, avukatlar, gazeteciler, insan hakları aktivistleri ve ABD Misyonu çalışanları da dahil olmak üzere on binlerce kişinin “terörist” gruplarla bağlantılı olduğu veya ifade özgürlüğü çerçevesindeki sözleri nedeniyle “keyfi olarak” tutuklanması gibi konulara yer verildi.

Türkiye’de gazetecilere yönelik şiddet ve tehdit, medya kuruluşlarının kapatılması, sansür, muhalif site ve sivil toplum kuruluşlarına yönelik aşırı kısıtlayıcı yasaların çıkarılması, toplanma, örgütlenme ve hareket özgürlüklerinin ciddi şekilde kısıtlanması, mültecilerin geri gönderilmesi, yerel insan hakları örgütlerine yönelik taciz, cinsiyete dayalı şiddet, etnik farklılıklar ve kadınları hedef alan şiddet suçlarının devam ettiği belirtildi.

Sistemik etnik şiddet ve ayrımcılık

Raporun bu bölümünde, Anayasanın, tüm vatandaşlar için tek bir vatandaşlık tanımı sağladığı ve üç gayrimüslim azınlık (Ermeni Apostolik Hıristiyanlar, Yahudiler ve Rum Ortodoks Hıristiyanlar) dışında ulusal, ırksal veya etnik azınlıkları açıkça tanımadığı, Süryaniler, Caferiler, Ezidi Kürtler, Kürtler, Araplar, Romanlar, Çerkezler ve Lazlar dahil olmak üzere diğer ulusal, dini veya etnik azınlıkların dil, din ve kültürel haklarını tam olarak kullanmalarına izin verilmediği belirtildi.

Anayasanın dil, ırk veya renge dayalı ayrımcılığını yasakladığı ve kanun önünde eşitlik sağladığı ancak yetkililerin bu hükümleri tutarlı bir şekilde uygulamadığı ifade edildi.

15 milyondan fazla vatandaşın Kürt’ün bulunduğu bilgisine yer verilen raporda, Kürt sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerini kullanırken sorunlar yaşamaya devam ettiği kaydedildi.

Yine, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 2016 ve 2017 yıllarında KHK ile kapatılan yüzlerce Kürt sivil toplum kuruluşu ve Kürtçe yayın yapan medya kuruluşunun kapalı kaldığı hatırlatıldı.

Raporda, Kanun, okulların kanuna tabi olması ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından denetlenmesi şartıyla vatandaşlara günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları dil ve lehçelerde eğitim vermek üzere özel kurumlar açmalarına izin veriyor. Bazı üniversitelerde seçmeli Kürtçe dersler veriliyordu ve 5 üniversitede Kürtçe bölümler vardı. İsmail Beşikçi Vakfı’nın Kürt araştırmaları alanında çalışan 58 akademisyenle yaptığı bir ankette, yüzde 63’ünün derslerinde otosansür uyguladıklarını ve yüzde 70’inin akademik araştırma ve yayınlarında otosansür uyguladıklarını belirtti” denildi.

Yasaların, daha önce Türkçe olmayan köy ve mahalle adlarının eski haline getirilmesine izin verdiğine, siyasi partilere ve üyelerine herhangi bir dilde kampanya ve tanıtım materyalleri kullanma hakkı tanıdığına dikkat çekilen açıklamada bu hakkın da korunmadığı, devlet ve kamu hizmetlerinde Türkçe dışındaki dillerin kullanımının kısıtlamandığı belirtildi.

Ekim ayında polisin, Siirt’te bir Kürt esnafın, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’e “Burası Kürdistan’dır, Dilimiz, kimliğimiz inkar ediliyor” dediği için gözaltına aldığı, savcılığın esnaf hakkında, “terör örgütü propagandası” iddiasıyla soruşturma başlattığı hatırlatıldı.

Raporda Kürtlere yönelik “ırkçı” saldırılara da yer verildi. Temmuz ayında Konya’da Dedeoğulları ailesinin 7 üyesinin öldürüldüğü, aile ve akrabaların, Mayıs ayında “Boz Kurtlar” grubuna bağlı aşırı milliyetçi grup tarafından saldırıya uğradığı anımsatıldı.

Yine, Mayıs ayında, başkent Erbil’den Mersin’i ziyaret eden bir Kürt aileye ırkçı saldırı gerçekleştirildiği bilgisine yer verildi.

Çatışmalar ve sivil can kayıpları

Güvenlik güçleri ile PKK arasında yaşanan çatışmaların sivillerin ölümüne yol açtığı bilgisine yer verilen raporda, hükümetin, “terörle mücadele operasyonlarıyla” bağlantılı olarak sivillerin haksız veya kasıtsız ölümleri nedeniyle güvenlik personeline yönelik soruşturma veya kovuşturma çabalarına ilişkin bilgi yayınlamadığı kaydedildi.

Uluslararası Kriz Grubu’na göre, 1 Ocak-15 Kasım tarihleri arasında PKK ile yaşanan çatışmalarda toplam 25 sivil, 51 güvenlik gücü mensubu ve 268 PKK militanın öldüğü bigisine yer verilen raporda, insan hakları örgütlerinin hükümeti, “PKK ile mücadelesinde sivillerin hayatını korumak için yeterli önlemleri almamakla” eleştirdiği hatırlatıldı.

İşkence ve insanlık dışı muamele

Raporda, Anayasa ve yasaların, işkence ve kötü muameleyi yasakladığı ancak ancak yerel ve uluslararası hak gruplarının, bazı polis memurları, cezaevi yetkilileri ve askeri ve istihbarat birimlerinin bu uygulamaları gerçekleştirdiğini bildirdiği kaydedildi.

Raporda Ocak ayı başında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne Melih Bulu’yu atamasının ardından polisin şiddet kullanarak protestoları dağıttığı; polisin evlere baskın yaparak 45 öğrenciyi gözaltına aldığı anımsatıldı.

Uluslararası Af Örgütü’nün öğrencilerin işkence ve kötü muameleye maruz kaldıklarını bildirdiği belirtildi. Öğrencilerin polisin kendilerini gözaltı sırasında ittiği ve darp ettiğini aktardıkları kaydedildi. Rapora göre, en az sekiz öğrenci kıyafetlerini çıkarmaya zorlanarak arandıklarını ve LGBTQI topluluğundan iki öğrencinin polisin kendilerini copla tecavüzle tehdit ettiğini ve cinsel yönelimleriyle ilgili olarak sözlü istismarda bulunduğunu aktardı.

Uluslararası Af Örgütü’nün en az 15 öğrencinin gözaltına alındıktan sonra hastanede tıbbi muayene sırasında kötü muamele rapor ettiğini belirttiği bilgisi de raporda yer aldı.

“Polis aşırı güç kullandı”

Özellikle İstanbul’da yıl boyunca protestoların devam ettiği, İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre polisin Ocak ayından bu yana en az 38 şehirde 700’den fazla göstericiyi gözaltına aldığını tahmin ettiği belirtildi.

İnsan hakları örgütlerinin polisin gözaltılar sırasında sıklıkla aşırı güç kullanımına başvurduğunu bildirdiği kaydedildi. Örneğin İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Şubat ayında polisin gözaltına direnmeyen göstericileri tekmelediğini bildirdiği kaydedildi.

Raporda hükümetin işkenceye karşı sıfır tolerans politikasını takip ettiğini iddia ettiği ve işkence vakalarında kısıtlama tüzüğünü kaldırdığı hatırlatıldı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 2021 yılı raporunda “Son dört yıl içinde polis gözetiminde ve cezaevinde işkence, kötü muamele iddialarındaki artış Türkiye’nin bu alanda saha önce sağlamış olduğu ilerlemeyi geriletti” şeklindeki tespiti anımsatıldı.

Şubat ayında tutuklu bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Hakkari belediye başkanı Dilek Hatipoğlu’nun, çıplak arama için soyunmayı reddettiği için güvenlik görevlilerinin kendisini dövdüğünü iddia ettiği bilgisine yer verildi.

Raporda, insan hakları örgütlerinin askere alınan bazı gençlerin ciddi tacizlere, fiziksel tacize ve ölüm veya intiharla sonuçlanan işkenceye maruz kaldığı yönündeki açıklamaları hatırlatılarak, özellikle Alevi ve Kürt askerler arasında, orduda şüpheli ölümlerin bildirildiği hatırlatıldı.

Cezaevi ve gözaltı merkezi koşulları

Raporda Türkiye’deki cezaevlerinin fiziksel koşullar açısından standartları genel olarak karşıladığı ancak aşırı kalabalık olmasından kaynaklanan ciddi sorunların çok sayıda cezaevinde Avrupa Konseyi İşkencenin Önlenmesi Komisyonu’nun (CPT) 2017 ve 2019 yıllarındaki ziyaretlerde insanlık dışı olarak değerlendirilebileceğini söylediği koşullarla sonuçlandığı belirtildi.

Türkiye’deki gözaltı merkezlerinin genel olarak havalandırma ve onarım açısından iyi durumda olduğu ancak çok sayıda tesisin yapısal bazı eksikliklerinin bulunduğu ve eksikliklerin bu tesisleri birkaç günden fazla süren gözaltılar için uygun olmayan hale getirdiği belirtildi.

 “Hapishane nüfusunda korkunç artış var”

Raporda, “Cezaevlerinin aşırı kalabalık olması önemli bir sorun olmaya devam etti. Adalet Bakanlığı’na göre, Mart ayı itibariyle ülkede 250.756 mahkum kapasiteli 374 cezaevinde, tahmini toplam 283.481 mahkumj bulunuyor” denildi.

İnsan hakları örgütleri ve Avrupa Konseyi İşkencenin Önlenmesi Komisyonu’nun mahkumların sıklıkla temiz içme suyu, düzgün ısınma ve havalandırma, ışık, gıda ve sağlık hizmetlerine yeterli erişim konusunda sorun yaşadığını söylediği belirtildi. İnsan hakları örgütlerinin cezaevlerinin kalabalık olması ve hijyen koşullarının yetersiz olmasının Covid-19 pandemisinden kaynaklanan riskleri daha da kötüleştirdiğini belirttiği kaydedildi.

Sivil toplum örgütlerinin, pozitif test sonucu iki hafta boyunca tecritte karantinaya yol açacağı için mahkumların sağlık sorunlarını bildirmeye korktuğunu rapor ettiği kaydedildi.

Mart ayında Medya ve Hukuk Araştırmaları Derneği’nin beş tesiste mahkumlarla yaptığı ankete katılanların yüzde 56’sının pandemi sırasında yeterli hijyen malzemelerine erişimi olmadığını söyledikleri belirtildi.

Keyfi tutuklama ya da gözaltı

Türkiye’de yasaların keyfi tutuklamayı yasakladığı ve kişinin kanunsuz şekilde gözaltına alınmasına mahkemede itiraz edebilme hakkı tanıdığı; ancak çok sayıda güvenilir haberde hükümetin her zaman bu koşulları uygulamadığının gösterildiği belirtildi.

İnsan hakları örgütlerinin, 2016’daki darbe girişiminin ardından yetkililerin terör bağlantılı suçlardan ötürü Gülen hareketi ya da PKK ile bağlantılı oldukları gerekçesiyle yüz binlerce kişiyi sorgulanabilir delil standartlarıyla veya hukuki süreci tam olarak işletmeden tutuklamaya ve gözaltına almaya devam ettiğini söylediği bilgisine yer verildi.

“Hem Türkiye içindeki hem de uluslararası insan hakları örgütleri bu davalardaki hukuki süreci eleştiriyor ve yargının tarafsız olmadığını ve sanıkların kimi zaman kendilerine yöneltilen suçlamalara temel oluşturan delile erişimlerinin olmadığını belirtiyor” denildi.

Hukukun üstünlüğünü savunanların Türkiye’de yargılama öncesi gözaltının özellikle siyasi temelli terör suçlamalarını içeren davalarda geniş şekilde kullanılmasının bir tür yargısız cezalandırma haline geldiğini not ettiği belirtildi.

Yargılama sisteminin hızlı bir yargılama sağlamadığı, duruşmaların arasında ayların olduğu, kimi zaman yargılamaların iddianamenin hazırlanmasından yıllar sonra başladığı ve itirazların sonuçlanmasının yıllar alabildiği kaydedildi.

Adalet Bakanlığı’nın Mayıs ayında açıkladığı verilere göre 38 bin 34 kişinin yargılama öncesi gözaltında tutulduğu ve bunun toplam cezaevi nüfusunun yüzde 13’ünü oluşturduğu belirtildi.

Adil yargılanma

“Yasa, bağımsız bir yargı sağlar, ancak yargı, özellikle yürütme organından gelen etkiye maruz kalmaya devam etti” denilen raporda, Haziran ayında araştırma şirketi KONDA’nın anketine katılanların yüzde 64’ünün adalet sistemine güvenmediğini söylediği ve Kürtler arasında bu oranın yüzde 85’e yükseldiğinin görüldüğü belirtildi.

Gözlemcilerin bazı yargılamaların sonucunun önceden belli olduğu konusunda endişelerini dile getirdikleri ve yargıda müdahaleye işaret ettikleri belirtildi.

“İnsan hakları örgütleri siyasi olarak hassas davalarda hakimlerin sıklıkla gazetecilerin ve gözlemcilerin mahkeme salonuna girmesini yasakladığını, sanıkların sözlerini kestiğini, konuşmalarına izin vermediğini ya da sanığın açıklamasını dinlemeden karar verdiğini aktardığını bildiriyor” denildi.

Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davaları

İşadamı Osman Kavala’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) serbest bırakılması ve 2020 yılındaki beraat kararına rağmen cezaevinde kalmaya devam ettiği kaydedildi.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Aralık ayında Kavala davasında AİHM kararını uygulamadığı için Türkiye’ye karşı ihlal sürecini başlattığı hatırlatıldı.

Alt mahkemelerin zaman zaman Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararları görmezden geldiği ya da kararların uygulanmasını ciddi ölçüde geciktirdiği belirtildi. Hükümetin Avrupa Konseyi üyesi olarak zorunlu olmasına rağmen AİHM kararlarını nadiren uyguladığı ifade edildi.

Avrupa Uygulama Ağı adlı sivil toplum örgütüne göre, Türkiye’nin önceki 10 yıl içinde AİHM kararlarının yüzde 64’ünü uygulamadığı belirtildi. 2016 darbe girişiminin ardından tutuklanan ve suçlanan eski Anayasa Mahkemesi hakimi Alparslan Aslan’ın yargılama öncesindeki gözaltının hukuksuz olduğu yönündeki AİHM kararını uygulamaması bir örnek olarak yer aldı.

8 Aralık’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’nin Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davalarında AİHM kararlarını tanımadığını söylediği ve kararların hükmü olmadığını savunduğu kaydedildi.

Siyasi Mahkumlar ve Tutuklular

Raporda, siyasi tutukluların sayısının yıl boyunca tartışma konusu olmaya devam ettiği ifade edildi.

Yıl sonu itibarıyla 7 eski HDP milletvekili ve altı HDP’li yöneticinin tutuklandığı bilgisine yer verilen raporda, Temmuz 2015’ten bu yana en az 5 bin HDP’linin “terör ve siyasi söylemle” ilgili çeşitli suçlamalarla hapse atıldığı belirtildi.

Eski HDP Eş Başkanı ve 2018 seçimlerinde cumhurbaşkanlığı adayı olan Selahattin Demirtaş’ın, AİHM kararların rağmen, Kobani davasıyla bağlantılı “terör suçlaması” sebebiyle cezaevinde kalmaya devam ettiği hatırlatıldı. Anayasa Mahkemesi’nin 2020 yılında Demirtaş’ın uzun süreli yargılama öncesi gözaltında tutulmasının hak ihlali olduğuna hükmettiği ancak Kobani davası hakkındaki soruşturma sebebiyle serbest bırakılmadığı belirtildi.

Mart ayında parlamentonun, terör örgütünün propagandasını yaptığı gerekçesiyle mahkemenin cezasını onamasının ardından HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu ihraç ettiği hatırlatıldı.

Gergerlioğlu’nin 2016 yılında sosyal medya paylaşımları sebebiyle iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldığı ve polisin Nisan ayında Gergerlioğlu’nu tutukladığı ve cezaevine gönderilmede önce kısa süreli olarak hastanede tedavi altına alındığı anımsatıldı.

Temmuz ayında Anayasa Mahkemesi’nin Gergerlioğlu’nun seçilme ve siyasi faaliyetlerde bulunma hakkının ihlal edildiğine hükmettiği, Gergerlioğlu’nun serbest bırakıldığı ve aynı ay içinde de parlamentoya yeniden girdiği belirtildi.

Çatışmalar

Güvenlik güçleri ile PKK ve bağlı kuruluşlar arasında meydana gelen çatışmalar nedeniyle bir çok bölgede değişen sürelerde sokağa çıkma yasağı ilan edildiği anımsatıldı.

Rojava’da Türk destekli Suriyeli silahlı muhalefet grupların, Kürtleri ve Ezidi Kürtleri hedef alarak, yargısız infazlar, sivillerin keyfi olarak gözaltında tutulması ve zorla kaybedilmesi, işkence, cinsel şiddet, evlerden zorla tahliye dahil insan hakları ihlalleri gerçekleştirdiği belirtildi.

TSK’nın Şubat ayında Kürdistan Bölgesi toprakları içerisindeki Gare’de düzenlediği operasyonda hayatını kaybeden 13 silahsız rehinenin PKK tarafından öldürüldüğü kaydedildi.

Yine rapoda, bir grup ailenin, 2019’dan beri Diyarbakır’da HDP ile binası önünde, “PKK’nin çocuklarını zorla silah altına aldığını veya kaçırdığını iddia ederek” eylemlerini sürdürdüğü anımsatıldı.

Sivil özgürlüklere saygı, ifade ve basın özgürlüğü

Hükümetin muhalefeti ve bağımsız gazeteleri temsil eden gazeteciler hakkında soruşturma açması ve gazetecilerin cezaevine konulmasının ifade özgürlüğünü engellediği belirtilirken; medya çalışanlarının otosansürün yaygın olduğunu bildirdiğine dikkat çekildi.

Hassas konularda ya da hükümeti eleştiren şekilde yazan ya da konuşan kişilerin soruşturma, ceza, suçlama, işini kaybetme ya da hapis cezası riskiyle karşı karşıya olduğu kaydedildi.

Ana akım medyanın büyük ölçüde hükümet yanlısı şirketler tarafından kontrol edildiğinin belirtildiği raporda, Press in Arrest adlı sivil toplum örgütüne göre savcıların 2018 yılından bu yana gazeteciler aleyhinde açılan davaların yüzde 10’unda ömür boyu hapis cezası talep ettiği belirtildi.

Yasaların, dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılıklarıyla ilgili “nefret söylemi” veya incitici eylemlerden mahkumiyet için üç yıla kadar hapis cezası öngördüğü bilgisine yer verilen raporda, insan hakları gruplarının, “yasa azınlıkları korumaktan çok ifade özgürlüğünü kısıtlamak için kullanılıyor” dediği belirtildi.

Meclis tüzüğünün, “Kürdistan” kelimesinin veya diğer hassas terimlerin meclis katında kullanılmasını yasakladığı bilgisine yer verildi.

Raporda, hükümetin internet erişimini kısıtlamaya devam ettiği, hükümetin şeffaf olmayan yasal bir otoriteyi kullanarak özel online konuşmaları izlediği belirtildi.

Twitter’ın iç şeffaflık raporuna göre 2020 yılının son altı ayında şirketin içerik kaldırılması konusunda 3,749 mahkeme emri ve talebi aldığı kaydedildi.

Anti-semitizm

Raporda İstanbul Başhahamlığı’na göre Türkiye’de yaklaşık 16 bin Yahudi’nin yaşadığı ve cemaatin bazı üyelerinin anti-semitizm endişeleri sebebiyle göç etmeye ya da ikinci bir ülkenin vatandaşlığını almaya devam ettiği belirtildi.

Türkiye’de yıl içinde yazılı basında ve sosyal medyada Yahudi düşmanı söylemin sürdüğü ve Mayıs ayında Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki çatışmaların patlak vermesinin ardından arttığı kaydedildi.

Raporun bu bölümünde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Gazze’de İsrail’in hava saldırıları konusunda konuşurken anti-semitik bir söylem kullandığı savunuldu; “İsrailliler beş altı yaşındaki çocukları öldürecek kadar katil. Bunlar kan emmekle ancak doyar” sözlerine yer verildi. Türk yetkililerin bu açıklamanın anti-semitik olduğunu reddettiği de ifade edildi.

Hükümetin anti-semitizmle ve Yahudi Soykırımı’nın çarpıtılmasıyla mücadele kapsamında Ocak ayında Uluslararası Holokost Anma Günü’nü anmaya devam ettiği ve Dışişleri Bakanlığı’nın yazılı bir açıklama yaptığı hatırlatıldı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Direktörlüğü’nün Holokost kurbanları ve diğer soykırımların kurbanlarının anısına ayrılan bir internet sitesi açtığı ve bu sitede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, baş hahamın ve Türkiye Yahudi Cemaati başkanının mesajlarına yer verildiği belirtildi.

Şubat ayında hükümetin 1942 yılında İstanbul açıklarında batan Struma gemisinde ölen 800 Yahudi mülteciyi andığı, törene İstanbul Valisi, Başhaham Haleva ve Yahudi cemaatinin diğer üyelerinin ve diplomatların katıldığı anımsatıldı.

Son Haberler

Mekke Savunma İttifakı’nın ilk genel sekreteri belli oldu

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan...

Kobani’de 2 günlük yas ilan edildi

Rojava’nın Kobani kentinde cezaevi yangını sonucunda hayatını kaybeden 9...

Halepçe’de geniş çaplı IŞİD operasyonu: 22 gözaltı

Kürdistan Bölgesi Asayişi, Halepçe’nin Xurmal nahiyesinde düzenlediği operasyonda bir...

Suudi Arabistan, Irak’tan düzenlenen SİHA saldırısından sonra önemli boru hattını kapattı

Ortadoğu'daki çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Suudi Arabistan, Irak'tan fırlatılan insansız...

İç Güvenlik Komutanlığı’ndan Kobani cezaevindeki olaylara ilişkin açıklama

Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı, Koban’deki cezaevinde çıkan yangında 7 tutuklunun hayatını kaybettiğini ve onlarca mahkûmun yaralandığını açıkladı. Komutanlık, olayın çıkış nedeni ve  sorumluların belirlenmesi için soruşturma başlatıldığını bildirdi. Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Dün Kobani kentinde yaşanan gelişmelerin ardından bazı kişiler kentteki cezaevinde kargaşa karışıklık çıkardı. Bazı koğuşlarda yangın çıktı. Çıkan yangın kısa sürede cezaevine yayıldı ve 7 mahkûmun hayatını kaybetmesine, onlarca mahkûmun ise dumandan zehirlenme, boğulma ve yanma nedeniyle yaralanmasına yol açtı” denildi.  “Olayla ilgili soruşturma başlatıldı” Halep İç Güvenlik Güçleri Komutanlığı açıklamasının devamında, “Olayın nedenlerini ve ayrıntılarını ortaya çıkarmak, sorumlulukları belirlemek amacıyla soruşturma başlatıldı. Olayda dahli olduğu tespit edilen herkes hakkında sert yasal işlemler uygulanacak” açıklamasında bulundu. Cezaevinin yönetimiyle ilgili açıklamada, “Kobani Cezaevi'nin yönetimi henüz resmi hükümet kurumlarına devredilmedi. Devir ve teslim süreci de yargısal ve hukuki bir prosedür kapsamında yürütülüyor” denildi. İç Güvenlik Güçleri ayrıca, “Cezaevinin dosyası yetkili yargı makamları tarafından gerekli prosedürler kapsamında ele alınıyor. Devrin, yeniden entegrasyon planı çerçevesinde yasal olarak tamamlanabilmesi için karar ve gerekli işlemlerin çıkarılması bekleniyor. Olaydan önce fiili devrin tamamlanmamış olmasının nedeni de buydu” ifadelerine yer verdi. Açıklamada, ilgili kurumların olayın seyrini ayrıntılı şekilde takip ettiği ve hukuki soruşturmanın tamamlanmasının hemen ardından sonuçların kamuoyuna açıklanacağı belirtildi. Gerilim, geçtiğimiz hafta sonu Sipan Hizni adlı bir gencin öldürülmesinin ardından başladı. Bunun üzerine Kobani, Kamışlo ve Rojava’nın birçok kentinde halk protestoları ve gösteriler düzenlemeye başladı. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu onlarca gösterici gözaltına alındı. Cezaevindeki protestolar, güvenlik güçlerinin gösteriler sırasında gözaltına alınan gençlerden bir bölümünü Halep kentindeki cezaevlerine nakletme kararı aldığı sırada, saat 02.00 sıralarında başladı.

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Sîpan Hiznî’nin katledilmesi ve cezaevine yönelik müdahale açık bir provokasyondur

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu tarafından Rojava'da yaşananlara ilişkin...

Türkiye Gündemi

‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ deklarasyonu açıklandı

“Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza" deklarasyonu açıklandı....

Koma Amed Harbiye’de konser verecek

İstanbul’daki Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu, Eylül 2026...

Mızraklı: “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik”

Yaklaşık 7 yılın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Selçuk Mızraklı, cezaevi önünde yaptığı açıklamada Türkiye’nin kritik bir dönemeçten geçtiğini belirterek, barış sürecinin dikkatli, hızlı ve şeffaf biçimde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Mızraklı, sürecin kritik noktasında İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan girişimin bulunduğunu ifade etti. Mızraklı ““Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” dedi. Mızraklı, açıklamasına kendisini karşılamak için cezaevi önünde bulunan siyasetçi, akraba ve arkadaşlarına teşekkür ederek başladı. “Gelen bütün arkadaşları, vekillerimizi, akrabalarımızı… Ama kelimenin tam anlamıyla kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Hepimizi burada buluşturan temel ilke, temel ülkü bu oldu” diyen Mızraklı, cezaevinde bulunan arkadaşlarından da söz etti. “Buradan başımız dik çıkmayı hayat ilkesi edindik” Cezaevinde bulunan onlarca arkadaşının kendilerine güç verdiğini belirten Mızraklı, şöyle konuştu: “Ben, bizler, şu anda cezaevinde arkada duran onlarca yoldaşımız sizlerle beraber yürek bulduk. Güç bulduk. O enerji bize direncimizi katlattıran, mislendiren bir duruma dönüştü. Sizlerle beraber o gücü alarak hakkımızda usulsüzce, kumpaslarla, hukuk dışı bir şekilde kesilen cezalara karşın ayakta durmayı ve buradan başımız dik çıkmayı kendimize hayat ilkesi edindik.” Mızraklı, cezaevinde 17-18 yaşındaki gençlerden 80 yaşındaki insanlara kadar aynı iradeyi gördüğünü belirterek, bunun kendisinden önceki kuşaklardan aldığı bir yaşam anlayışı olduğunu söyledi. “Türkiye açısından kritik bir ayrım noktasına geldik” Türkiye’nin önemli bir dönüm noktasında olduğunu belirten Mızraklı, sürecin provokasyon ihtimallerine karşı dikkatli yürütülmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye açısından da temel bir ayrım noktasına geldik. Kritik bir süreç var. Bu kritik sürecin özellikle dışarıdan gelebilecek her türden provokasyon olasılığını da gözetilerek dikkatli bir şekilde, özenle ve hızlı yürütülmesi gerekiyor” dedi. Mızraklı, 2015 sonrası dönemi “hukuk dışılığın” belirleyici olduğu bir dönem olarak nitelendirdi. “Kaybettiğiniz şeyi kaybettiğiniz yerde arasınız derler. 2015 ve sonrası, geçmişin 100 yılın muhasebesine girmiyorum. 2015'in sonrasının en temel belirleyicisi hukuk dışılıktır. Hukukun dışına çıkmaktır.” “Demokrasi tabandan tavana örülmeli” 1995-1996 yıllarında dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in faili meçhul cinayetler, köy baskınları, sokak cinayetleri ve işkencelerin yaşandığı dönemde “Her devlet hukuk dışına çıkar ama bu kadarı da olmaz” dediğini hatırlatan Mızraklı, 2015 sonrasının hukuk dışılığın en ileri noktasına ulaştığı dönem olduğunu söyledi. Bu sürecin Türkiye’de zaten zayıf olan demokrasinin kurumlarını ve değerlerini aşındırdığını belirten Mızraklı, bundan sonraki dönemde demokrasinin tabandan tavana kurulması gerektiğini ifade etti: “Bizim artık tabandan tavana, yani yerellerden Ankara'ya, merkeze kadar bütün merkezlere kadar demokrasinin adım adım, ilmek ilmek örülme sürecine girmiş durumdayız. Demokrasi olmazsa olmazıdır.” “Barış sadece dün kavgalıydık, bugün barışıyoruz demek değildir” Türkiye’nin bir barış sürecinden ve barış ikliminden söz ettiğini belirten Mızraklı, kalıcı bir barış için geçmişle yüzleşilmesi ve yaşananların hafızada karşılığının bulunması gerektiğini söyledi. “Ortada bir barıştan bahsediyoruz arkadaşlar. Bir barış sürecinden, bir barış ikliminden bahsediyoruz. Barış iklimi öyle, hadi dün kavgalıydık, bugün de barışıyoruz deme durumu değildir” dedi. Mızraklı, barışın insanların kalplerinde, zihinlerinde ve toplumsal hafızada karşılık bulması gerektiğini vurguladı. “Sürecin kritik noktasında Öcalan’ın başlattığı girişim var” Mızraklı, konuşmasının bu bölümünde İmralı’da Abdullah Öcalan tarafından başlatılan sürece dikkat çekti. “Bunun da kritik noktasında özellikle başta İmralı'da Sayın Öcalan tarafından başlatılmış. Bismillahirrahmanirrahim. Bismillah'ı verilmiş. Arkasından adeta o demokratik toplum ve barış bildirgesiyle adeta Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan Fatiha'sı okunmuş” ifadelerini kullandı. Fatiha’nın geçmişe ve geleceğe dönük iki anlamı olduğunu belirten Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fatiha iki türlüdür. Fatiha bir geçmişe dönüktür. Geçmişin kötülüklerine bir Fatiha okumadır. Bir de yeni bir döneme, yeni bir açılışa işaret eder. Bu Fatiha da o Fatiha'dır. Yeni bir dönem.” “Hukuka dönülmeli, toplumun korku koridoru azaltılmalı” Mızraklı, yeni dönemin temel gerekliliklerini ise hukuka dönüş, demokratikleşme, toplumdaki korku ve kaygının azaltılması ve güven duygusunun güçlendirilmesi olarak sıraladı. Bu noktada en önemli konunun şeffaflık olduğunu vurgulayan Mızraklı, süreç kapsamında yapılan görüşmelerin kamuoyuyla daha açık biçimde paylaşılması gerektiğini söyledi: “Bir yerlerde birtakım görüşmeler yapılıyor. Ondan sonra da bir şeyleri duyuyoruz. Toplumdaki duygu durumunun bu olduğunu hissediyorum ben. Şimdi buradan çıkmak gerekiyor. İnsanlar bir yola çıktıkları zaman varacakları adresi görmek isterler. Varacakları adrese göre o yolda adımlarını planlayacaklardır. Ya hızlandıracaklar ya yavaşlatacaklardır.” Mızraklı, Türkiye toplumunun da sürecin nereye gittiğini görmek istediğini belirterek, “Dolayısıyla bizler de siyaset olarak, toplum olarak, Türkiye halkları olarak önümüzü görmek istiyoruz. Önümüzü görebilmemiz için de sürecin şeffaflaştırılması, informatiğin çoğaltılması gerekiyor” dedi. “Bu kapının önünde olması gereken Demirtaş’tı” Yaklaşık 7 yıl kaldığı Edirne F Tipi Cezaevi’ne de değinen Mızraklı, cezaevinin özellikle eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile özdeşleştiğini söyledi. “Şu arkadaki adı Edirne F Tipi Cezaevi. Bu adresten bahsettiğimiz zaman o, onunla adeta bütünleşmiş diyeyim. Ki hiç bütünleşmesini istemeyiz. Yani eğer ben bugün burada bu kapının önündeysem, asıl burada olması gereken benden önce bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş'tı.” Mızraklı, cezaevine yeniden dönmekten korkmadığını belirterek, amacının içeride bulunan arkadaşlarını ve Demirtaş’ı dışarı çıkarmak olduğunu söyledi: “Ben bugün bu kapının önündeysem, buraya çok yakın zamanda tekrar gelmek istiyorum. İçeri girmekten korkmuyorum. İçeri girmek için değil, buraya oradaki yoldaşlarımızı, Başkanımız Selahattin'i almak için gelmek istiyorum.” Demirtaş’ın mesajı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış” Mızraklı, gazetecilerin Demirtaş’ın kendisine gönderdiği mesajı sorması üzerine, cezaevinde birbirlerine destek olduklarını anlattı. “Birbirimize sırtımızı veriyorduk, birbirimize yüreğimizi açıyorduk. Ama hepsinden öte daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye, daha özgür bir yaşam, daha demokratik bir toplum nasıl olur, nasıl olmalı sorusu üzerine kafa patlatıyorduk.” Mızraklı, Demirtaş’ın mesajını ise şu sözlerle aktardı: “Ne olursa olsun demokrasi, ne olursa olsun barış, ne olursa olsun çözüm.” Medyaya çağrı: “Özgürce mülakatların yapılacağı günler gelsin” Mızraklı, açıklamasının sonunda medyaya da çağrıda bulundu. Türkiye’de yalnızca Demirtaş için değil, İmralı’da Abdullah Öcalan başta olmak üzere cezaevindeki isimlerle özgürce görüşmeler yapılabilmesini temenni etti. “Artık Türkiye'de sadece Demirtaş için değil, Demirtaş başta olmak üzere, İmralı'da Sayın Öcalan başta olmak üzere… bütün hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın, o ne diyeyim, mülakatları yapacağınız günlerin gelmesinin temennisini ben söyleyeyim. Ama sizler de bunun için bu mücadeleye lütfen güç verin, destek olun derim.” Mızraklı, kendisini karşılamak için Edirne F Tipi Cezaevi önünde bulunan herkese teşekkür ederek açıklamasını sonlandırdı. Daha sonra gazetecilerle yeniden bir araya gelerek daha kapsamlı değerlendirmeler yapacağını söyledi.

Selçuk Mızraklı tahliye oluyor

Yaklaşık yedi yıldır cezaevinde bulunan ve ceza süresi tamamlanan...

DEM Parti kongreye gidiyor: Kapsamlı değişim neden sonraki döneme bırakıldı?

DEM Parti, iki yıldır devam eden çözüm sürecinin gölgesinde...

Son iki ayda 2034 hesaba erişim engeli

Türkiye İletişim Başkanı Burhanettin Duran, son iki ayda dezenformasyon yaydığı belirtilen 2 bin 34 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini açıkladı. Duran, bu hesaplardan 699'unun FETÖ ile iltisaklı, bin 335'inin ise provokasyon üreten ve dezenformasyon yayan hesaplar olduğunu belirtti. Burhanettin Duran, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda yürütülen kapsamlı dijital takip, teknik analiz ve kurumlar arası koordinasyon çalışmalarının ilgili tüm kurumlarla eş güdüm içerisinde ve kesintisiz şekilde devam ettiğini ifade etti. Türkiye'nin terör propagandası, provokasyon, dezenformasyon ve dijital mecralar üzerinden yürütülen psikolojik harekât girişimlerine karşı mücadelesini devletin tüm imkân ve kabiliyetlerini seferber ederek kararlılıkla sürdürdüğünü vurgulayan Duran, son iki ayda yürütülen çalışmalara ilişkin bilgi verdi. Duran, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı koordinasyonunda Cumhuriyet başsavcılıkları ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından ortak çalışma yürütüldüğünü belirterek şunları kaydetti: “Başta FETÖ iltisaklı olmak üzere milli güvenliğimizi ve toplumsal birliğimizi hedef alan terör ve suç örgütleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen 699 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli tedbirleri derhal uygulanmıştır. Ayrıca gerçekleştirilen kapsamlı teknik incelemeler ve dijital ağ analizleriyle provokasyon üreten, kardeşliğimizi ve toplumsal huzurumuzu hedef alan, dezenformasyon yayan ve ülkemize yönelik psikolojik harekât faaliyetleri yürüttüğü belirlenen 1335 sosyal medya hesabı hakkında da başta Adalet ve İçişleri bakanlıklarımız olmak üzere ilgili kurumlarımızın koordinasyonuyla gerekli hukuki ve idari işlemler tesis edilmiş ve söz konusu hesaplara erişim engeli kararları uygulanmıştır. Bu süreçte toplam 2 bin 34 sosyal medya hesabı hakkında erişim engeli getirilmiştir.” “Gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz” Burhanettin Duran, yürütülen çalışmaların terör örgütlerinin artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da organize, koordineli ve sistematik şekilde faaliyet yürüttüğünü ortaya koyduğunu ifade etti. Duran, sosyal medya ve dijital mecraların propaganda, manipülasyon, algı operasyonları ve dezenformasyon yoluyla toplumsal huzuru, milli birliği ve kamu düzenini hedef alan bir araç olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde terörle mücadelesini sahada, sınır ötesinde ve dijital alanda aynı kararlılıkla sürdürdüğünü ifade eden Duran, şöyle devam etti: “Devletimiz açısından dijital güvenlik, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütlerinin sosyal medya ve dijital platformları propaganda, eleman temini, finansman, dezenformasyon ve psikolojik harekât amacıyla kullanmalarına kesinlikle müsaade edilmeyecektir.” Burhanettin Duran, açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı olarak, ilgili tüm kurumlarımızla birlikte dijital ekosistemi anlık ve çok boyutlu şekilde takip etmeyi, milli güvenliğimizi, toplumsal huzurumuzu ve birlik beraberliğimizi hedef alan her türlü tehdidi tespit ederek gerekli tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeyi sürdüreceğiz. Vatandaşlarımızı dezenformasyonun oluşturduğu bilgi kirliliğinden korumak, doğru ve güvenilir bilgiyle buluşturmak ve dijital mecraların terör örgütleri tarafından bir propaganda alanına dönüştürülmesine engel olmak konusunda mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz. Dijital alan sahipsiz değildir. Türkiye, milli güvenliğini hedef alan hiçbir dijital operasyona izin vermeyecektir.”

Mazlum Kobani: “Kürtçe için büyük bir adım atıldı”

Mazlum Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir” ifadelerini kullandı. Feshedildiği duyurulan Demokratik Suriye Güçleri’nin (SDG) Genel Komutanı ve Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Mazlum Abdi, Rojava ve Suriye’ye dair değerlendirmelerde bulundu.SDG’nin akıbetine ilişkin konuşan Abdi, “Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek” ifadelerini kullandı. Abdi, Yeni Yaşam’a verdiği röportajda Türkiye ile ilişkilere dair önemli mesajlar vererek Türkiye ile görüştüklerini belirtti. Abdi, “Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur” dedi. Abdi’nin açıklamalarında öne çıkanlar şöyle: “‘Teslim oldular, ortada bir şey kalmadı,’ ya da aksi yönde ‘bir şey değişmedi,’ diyenler bir yanılgı içindeler. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor. DSG, varılan mutabakat doğrultusunda planlı ve kademeli bir süreç ile orduya katıldı. Şimdi Suriye ordusun bir parçası olarak bu bölgeyi savunmaya devam edecek. “Kürtçe için büyük bir adım atıldı” Kürt dili için resmi olarak gelinen aşamaya Suriye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bakılacaksa, büyük bir adım atıldı. İlk defa Kürtçe resmi olarak eğitimde kabul edildi ve sadece Kürtçe dersi değil, diğer bazı derslerin de Kürtçe verilmesi müfredata dahil edildi, çocukların eğitimi kabul edildi. Atılan adımlar olumludur, ilktir, ama bizim için yeterli değil, Kürt halkı olarak bunun için mücadele etmemiz gerekiyor. “Yeni bir sürece giriyoruz” Yeni bir sürece giriyoruz… Doğru, açık konuşmak gerekirse yürütülen bu süreçte Şam’da olmayı kabul etmemizin nedeni bu süreci başarıya ulaştırmak, entegrasyonu sağlamak, Kürtlerin en güçlü şekilde devlette yerini almasını sağlamak. Asıl amacımız ve hedefimiz budur. Ancak bizim talebimiz daha kapsamlı bir kapsayıcılıktır, yani sadece Kürt bölgeleriyle sınırlı kalmayıp Suriye genelinde tüm alanlarda pozitif ve yapıcı bir rol oynamak istiyoruz. “Türkiye ile ilişkilerimiz yeniden ele alınmalı” Yeni süreçte Türkiye ile olan ilişkilerimiz de düzeltilmeli ve yeniden ele alınmalı. Bugün de Türkiye ile aramızda temaslar ve diyalog kanalları mevcuttur. Artık bu sürecin doğal ve yapıcı bir zeminde ilerlemesi gerekir. Bu çerçevede Türkiye ile yürütülecek yapıcı ilişkiler hem tüm Suriye’nin hem de Kürt halkının çıkarına olacaktır. Tüm bileşenlerin Suriye devletine katılması gerekir, herkes içinde yer almalı, bunun yolu açılmalı. Suriye devletinin önündeki en temel görev, Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer tüm halkların devletin içinde güçlü bir şekilde yer almasıdır. Efrin ve Serêkaniyê meselesi Efrin için artık gereken şey, şu anda Cizîrê bölgesi, Kobani için varılan mutabakatın Efrin için de geçerli olmasıdır. Örneğin eğitim meselesi, buradaki eğitim sistemi nasılsa Efrin’de de öyle olmalı. Halkın asayişte, yerel idarede yer alması ile ilgili Efrin’de bazı sorunlar var, çözülmesi için çalışılıyor. Serêkaniyê’ye henüz bir dönüş gerçekleşmedi. Daha önce bazı gruplar, entegrasyon karşıtı kesimler ve devletle varılan mutabakata karşı olanlar engeller çıkardılar, halkın dönmesini istemediler. Fakat gerekli tedbirler alındı ve Serêkaniyê halkının dönüşü adım adım, planlı bir şekilde devam ettirilecek ve bu süreç tamamlanacak. “Tekrar mücadele etmeliyiz” Bir süreçti, bu şekilde sonlandırdık, belki her istediğimize tam olarak ulaşamadık, halkımızın talepleri bu derecede değildi ama yine de kazanımlar var. Bir temel var, bu temel üzerine birlikte yola çıktığımız ve mücadele ettiğimiz amaçlar üzerinden tekrar mücadele etmeliyiz. Halkımız daha önce olduğu gibi yeni süreçte de yöneticilerine inanmalı. Birlikte başarı için yürüyelim.”  

Özgür Özel: Benim gönül dünyamda Kemal Bey’e yer kalmamış

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile tokalaşma görüntülerine dair, "Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak zaten benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Bu mesele öyle affedilir bir mesele de değil” dedi. YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir TV yayınında gündem başlıklarına dair soruları cevapladı. Özgür Özel, YENİ Parti'ye üye sayısının 615 bini geçtiğini 620 bine ulaştığını söyledi. “İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şey” Yayında Özel’, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile adli yıl açılışında tokalaşması soruldu. Özel’in bu nedenle eleştirildiğini hatırlatan sunucuya Özel’İn cevabı şöyle oldu: "Bu hafta iki kez tokalaşma oldu. İkisi de gündem oldu. Bir tanesi rahmetli Cevdet Selvi'nin cenazesinde. Bir tanesi adli yıl açılışında. Bir cenazede tokalaşmamak yanımda eşini kaybetmiş ağlayan Cevdet Selvi'nin eşi ablamız orada dururken o cenazeye siyasi gerilim yansıtmak cenazeye, cenaze sahiplerine saygısızlıktır. Böyle bir şey olmaz. Ayrıca karşınızda birisi elini uzatmış onun elini bir cenazede havada bırakmak benim asla kabul edebileceğim bir şey değil. Doğru da bir yaklaşım değil. Adli yıl açılışında da ben 10 dakika kadar önceden gittim. Oturuyorum. Kemal Bey de gelmiş yerine geçerken beni gördü. Bana doğru geldi. Şimdi bana doğru geliyor. Yani benden 30 yaş büyük bir insan. Elini uzatmış. sonuçta adli yıl açılışı Türkiye'nin protokolü orada. Ben de kalktım. Kalkarken daha toparlanırken bir fotoğraf ondan sonra efendim işte 'Özgür Özel gülümsedi mi' Bakıyorum gülümsemiş miyim diye. Hiç öyle gülümseyecek halim yok benim Kemal Bey ama 'Özgür Özel gülümsedi mi?' Efendim 'Eğildi mi?' Ayağa kalkarken ki o bir anlık şey. Buna bir sürü laf. Neler yazmadılar? Mesela diyor ki 'Özgür Özel butlana meşruiyet mi veriyor?' Ya Özgür Özel'in butlana meşruiyet verdiğini iddia etmekle İsmet Paşa'nın asker kaçağı olduğunu iddia etmek aynı şeydir. Demişler ya vaktiyle 'askerliğini nerede yapmış?' Adam Garp Cephesi kumandanı. İsmet Paşa'ya 'asker kaçağı' demekle Özgür Özel'e 'Kemal Kılıçdaroğlu yetkisini tanıyor mu, meşruiyet veriyor' mu demek aynı şey. “Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim” Bir kere ben bu butlana uğramazdım. Bana açık açık 'Otobüsün üstünden in, Ankara'ya dön, partinin başında paşa paşa otur, partinin başında kal' dediler. Yani 'Ekrem'i unut, Ekrem'e sahip çıkma, arkadaşlarına yapılan haksızlıklara sahip çıkma, şehir şehir mitingler yapma, bu iktidarı rahatsız etme' dediler. Ben bunu kabul etmedim. Elimin tersiyle ittim. Muhalefette kal hep kal diyorlar. Birincisi bu. İkincisi; bu mutlak butlan kararı çıktı. Ne teklifler ne teklifler... Yani ilk günlerde zaten dedim ki 'Kurultay tarihi ilan etmeden görüşmem, konuşmam.' Bir telefon görüşmesi yaptım. Dedim ki 'Karara ne diyorsunuz?' Dedi ki 'Yargı kararıdır.' 'Ne yapacaksınız?' 'Konuşalım.' 'Efendim bana 40 gün içinde kurultay kararı veriyorsanız, partiyi bir seçilmişe teslim edecekseniz sizinle konuşurum' dedim. Gitmedim, konuşmadım, kabul etmedim. Devamında örneğin belediye başkanlarımız gittiler, görüşme yaptılar acaba bir kurultay imkanı olur mu diye. Orada görüştükleri partinin işte örneğin Bülent Kuşoğlu, 'Özgür Bey cumhurbaşkanı adayı olabilir. Neden olmasın' gibi laflar. Hiç duymadım bile. Çünkü öyle bir niyetim, hevesim yok. Öyle tekliflerin aslında Türkiye'ye karşı yapılmış teklifler olduğunu biliyorum. Sonra yine yansıdı, ben de söylemiştim, doğrulandı da kimsenin de bir şey dediği yok. 'Grup başkanı olarak kal. Sen Türkiye'yi gez, biz genel başkan olarak kalalım, seçime böyle gidelim.' Dedim 'Felaket olur, felaket.' Bunlar meşruiyet vermek. Yoksa 80 yaşındaki adam gelmiş, otururken ayağa kalkmışım, elini uzatmış, elimi uzatmışım. Bir selamı almamak, bir eli havada bırakmak benim tabiatımda olan bir şey değil. Doğru bir şey değil. Benim gönül dünyamda Kemal Bey'e toplu iğnenin başı kadar yer kalmamış. Neden kalmamış biliyor musun? Ben o kadar kolay affederim ki. Bana yapılanı kolay affederim. Ama namusuma, şerefime, memlekete bu yapılanı ömrüm boyunca ne ben ne arkadaşlarım affedecek. Çünkü ülkenin birinci partisini, 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız, AK Parti kurulduğundan beri ilk kez yenmişiz. Denemişsin, 14 kere yenilmişsin. İlk kez çıkmışız ve yenmişiz Tayyip Erdoğan'ı. 47 yıl sonra partiyi birinci parti yapmışız. Belediyelerin nüfusunun yüzde 65'ini almışız. Ege'de tek belediye bırakmamışız. Türkiye'de belediye almadığımız bölge kalmamış. Böyle bir dönemde AK Parti bir oyun kurguluyor. İşte bir siyasi kişiyi önce İstanbul başsavcısı, sonra bakan yapıyor. CHP'ye saldırılıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Medeni Kanun davalarının görüleceği yerde gidip dava açıyorlar ve boşanma davası için konulmuş mutlak butlan kuralıyla bir partiye bir muamele yapıyorlar ve bunu kabul edip seçilmediğin partinin başına geçiyorsun." “Çerçeve yasaya evet oyu” Özgür Özel, Meclis’te "çerçeve yasa"ya YENİ Parti’nin "evet" oyu vermesine ilişkin de şöyle konuştu: "Çok kısa ve net. Bir terör örgütü silah bırakacağım diyor. Devlet, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü bir çalışmayla görüşmeleri yapmış. Daha sonra dediğimiz gibi bu meseleyi meclise getirin demişiz. Mecliste bir komisyon kurulmuş, kapalı toplantılarda devletin bütün organları gelmiş, bilgi vermiş ve deniyor ki 'Bu kanun çıktığı takdirde terör örgütü hem burada silah bırakacak hem Suriye'de işte YPG artık Suriye ordusuna katılıp varlığını bitirecek. Kuzey Irak'taki varlık bitecek. PKK ve uzantıları silah bırakacak, terör bitecek.' Devletin yönetmeye talip bir parti. Bu kadar bilgiden, bilgilendirmeden sonra bunu sadece şu anda iktidarda AK Parti var, bu AK Parti oyunudur diye bakamaz. Biz doğru bir hattan baktık ve dedik ki bu ihtimali Türkiye'ye ıskalatamayız. Çünkü bundan sonra şehit gelmemesi, annelerin gözünün yaşının bir daha akmaması ve teröre trilyon dolar gitmiş, iki trilyon dolar, bakın trilyon TL demiyorum, trilyon dolar, milyar dolar, dünyada kaç tane dolar milyarderi var? Trilyon dolar gitmiş teröre. O para Türküyle, Kürtüyle, Lazıyla, Çerkesiyle, göçmeniyle bu memleketin hepimize birden harcansa, evlatlarımızın geleceği için harcansa kim tutar bizi? Bu yüzden ilkesel olarak bu ihtimale hayır diyemezdik ve bakın biz o kararı verdik. Geçen gün Suriye'de YPG açıklamayı yaptı işte 'Suriye ordusuna katıldı.' Ben buna mı karşı çıkacağım? Bakın YPG diye bir şey kalmadı. Şimdi Suriye'de de, Irak'ta da, İran'da da, burada da Kürtlerin bulundukları ülkenin devletine entegre olmaları, oranın eşit vatandaşları olmaları, öyle hissetmeleri, barış içinde yaşamaları, Türkiye'de Kürtlerle Türklerin nerede olursa olsun kardeşçe yaşamaları, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması önemli bir şeydir. Biz buna ya da bu ihtimale hayır diyemezdik kurumsal olarak. Yarın devleti yönetecek partiyiz biz. Yani devlet geliyor size ve diyor ki 'Bakın bu mağaraları boşalttılar, böyle boşaltacaklar, teslim edecekler. Suriye'yi lağvedecekler, Kuzey Irak'ı şöyle yapacaklar.' Biz buna hayır olmaz diyemeyiz.”