Hatice Çiftci
1960’lı yıllara kadar “benzetmeci” türde oyunlar yazan Haldun Taner “Keşanlı Ali Destanı” ile Türkiye tiyatrosunu, epik tiyatroyla tanıştırmıştır. Haldun Taner, bu ve sonrasında yazdığı diğer oyunlarıyla, epik tiyatro geleneği ile geleneksel Türkiye halk tiyatrosunu buluşturmuş ve kendine özgü bir tarz ortaya koymuştur.

Taner’in Batı tiyatrosunu bire bir kopya etmek yerine geleneksel olan ile batı tiyatrosunu birleştirmiş olması yine Türkiye tiyatrosu için dönüm noktası olmuştur. Taner, tarihten yaşadığı döneme kadar, epik tiyatro geleneğinin yerel halk tiyatrolarında var olduğunu, Brecht’in epik tiyatroyu sistemli bir yapıya kavuşturduğunu şu ifadelerle vurgulamaktadır:
“Epik oyun ne Brecht ile başlamıştır, ne de onunla bitecektir. Tarih boyunca çeşitli formlarda, perakende olarak var olagelmiştir. Brecht; Uzakdoğu, Yunan parabese’leri, Ortaçağ morahy’leri, Elizabeth devri tiyatrosu yabancılaştırmalarını derleyip bir sistem hâline getirmiştir. Brechtyen tiyatroyu, söylemek istediklerinin biricik ve vazgeçilmez aracı sanan yazarlar, donmuş kalmış bir kalıba saplanmak zorunda değillerdir. Bilakis kendi çevrelerine, kökenlerine ve kalıtımlarına yönelip, yeni yeni epik yollar arayıp bulmalıdırlar.”
Türkiye tiyatrosunun ilk epik tiyatro eseri olan “Keşanlı Ali Destanı” ile de Taner, Brecht tiyatrosunun kalıpları ile Türkiye halk tiyatrosunu sentezleyerek bir bakıma, Türkiye epik tiyatrosunu oluşturmuştur.
“Sineklidağ burası
Şehre tepeden bakar
Ama şehir ırakta
Masallardaki kadar“
Keşanlı Ali Destanı; gecekondulaşmayı, yolsuzluğu, rüşveti, çok partili sistem ve seçimlerin işleyişini, ahlaki değerler ve ahlaki değerlerin sınıf bilinci ile ters ilişkilendirilmesini, legal ve illegal olanın birbiri içerisine geçişini, küçük bir gecekondu mahallesinde yaşanan olaylar üzerinden ele alır. Epik olarak kaleme alınan oyun metinin başında, asal tipler, geleneksel Türkiye tiyatrosunda olduğu şekliyle izleyiciye tanıtılır. Oyun meddah geleneğinin devamı niteliğindeki cümlelerle açılır:
“Şerif- (Paravanın arkasından çıkıp ön sahneye gelir. Seyircilere.)
Hoş dostum diye başlayım söze
Hoş olsun beyler kıssamız size
Şu suret (Keşanlı Ali’yi gösterir) Destanı var işte her yerde söylenir.
Gel gör bakalım neymiş bu destan.
On beş fasılda edelim beyan.”

Seyircilerin arasından çıkıp gelen oyuncular, hem geleneksel ortaoyunu tiyatrosu hem de epik unsurlar ile hareket ederler. Oyuncuların seyirciyle diyalog kuruyor olması epik (politik) tiyatro öğeleri arasında görüldüğü gibi geleneksel Türkiye tiyatrosunda da görülmektedir. Müzik, hem oyun içinde kişilerin takdimi hem seyirciyi oyuna hazırlama hem de seyircinin oyundan uzaklaşmasını engellemek için kullanılmıştır.
Oyun, destansı özellikleri içerisinde barındırır. Destanlarda; öne çıkarılan, yüceltilen, savaşan, ölümsüzlüğü sembolize eden bir baş kahraman mutlaka bulunur. İnsanlarda olması dilenen ama olmayan tüm özellikler bu baş kahramana yüklenir. İyiliğin sembolü olan bu kahraman; doğruluk, ahlak ve savaşçılığı ruhunda barındırır. Keşanlı Ali Destanı’nın baş kahramanı da Keşanlı Ali’dir. Ama Ali, diğer destansı kahramanlara göre farklılıklar gösterir. Ali’nin sevgilisi olan Zilha’nın dayısını öldürdüğü ve hapse girdiği söylenir mahalleli tarafından. İnsan öldürmek, kahramanlarla özdeşleştirilecek bir özellik olmasa da öldürülen kişinin; mahallenin başına bela olmuş bir mafya olması, onun ölümü ile birlikte mahallelinin rahat bir nefes alması ve bu sebeple de mahallelinin Ali’yi kahramanlaştırmış olması Ali’nin kahramanlığını meşrulaştırmıştır. Ali’nin kimseyi öldürmediğini oyunun ilerleyen bölümlerinde görürüz. Muhtemelen mahalleli de Ali’nin kimseyi öldürmediğinden şüphe etmektedir ama kahramanlarını yüceltmek, onlarda umudun var olmasını sağlamaktadır. Ali’nin “kurşun işlemez”, “şerbetli” biri olarak mahalleli tarafından kabul görüşü de destan kahramanlarına özgü bir özelliktir. Yazar, bu özellikleri Ali’ye yüklerken aynı zamanda antik dönem kahramanlarından Akhilleus’a “ancak topuğuna isabet alır” cümlesi ile göndermede bulunmuştur.

Dönemin koşullarını irdelediğimizde; 1940’lı yıllarda başlayan 60’lı yıllarda daha da belirginleşen “köyden kente göç” sorunu belirgin bir hâl almıştır. Dönem içerisinde köylerden kentlere göç eden saf ve fakir kent köylülerinin, kentlerin açık gözlüleri tarafından sömürülmesi, 60 darbesi öncesi ve sonrasında hukuk düzeninin kurulamaması, savaş öncesinde başlayan ve savaş sonrasında da devam eden ekonomik düzensizliğin büyüyerek devam etmesi, çok partili dönem ile birlikte politikacıların seçim öncesinde vaat ettiklerini seçim sonrasına taşımaması ve yolsuzlukların ciddi boyutlara ulaşmasının toplumda ciddi bir sorun hâlini aldığını görüyoruz. Bu koşullara bakarak, gecekondu toplumunun Ali’ye bu denli bir kahramanlık yüklemesinin sebeplerini daha belirgin bir şekilde anlayabiliyoruz. Halkın, yasalara ve adalet kavramına güven duymadığını, oyunun başında gördüğümüz şişman ve zayıf polis ile olan diyaloglarda net bir şekilde görüyoruz.
Ali’nin hapisten çıkması muhtarlık seçimlerine denk gelir. Ali, bu şansı kaçırmaz ve muhtarlık seçimlerinde aday olur. Oyunda, Ali’nin muhtarlık seçimlerine girerken çeşitli hilelere başvurduğunu görürüz. Yazar, seçimlerin işleyişine muhtarlık seçimleri üzerinden göndermeler yapar. Ali’nin seçimlerde hileye başvurmasının yanı sıra esrar şüphesi ile üzerinin aranacağını daha önceden öğrenip kuşağına Kur’an saklamış olması ise toplumun dini duygularının sömürülmesine de göndermedir.
Muhtar seçildikten sonra değişmeye başlaması, hilelerinin devam etmesi, rüşvet ve yolsuzluğa başvurmasından dolayı mahalleli homurdanmaya başlasa da Ali inceden inceye mahalleliye tehditlerde bulunur. Bunun sonucunda mahalleli “kötünün iyisi” olarak gördüğü Ali’nin bu yaptıklarını sineye çeker.
Keşanlı, düzen içinde kendi kuralları ile oyun içinde hem muhtar, hem yasa, hem polis, hem de siyasetçi olur. Seçim öncesi oy için gelen milletvekili adayı ile olan diyaloglarında siyaseti tamamen öğrenmiş olduğunu görürüz.

Kahvehaneyi ofise çevirir Ali. Ofisinde bürokratik işleyişle birlikte kendi sistemini oluşturur. Ali’nin, evlere temizliğe giden kadın ve şantiyelere çalışmaya giden işçiler için belgeler çıkarmak için ekip kurması, onları güvence altına alması ile sendikacı kimliğini de görürüz. Hangi kurumu temsil ederse etsin, Ali, her zaman kazanç elde eden bir “kurumsal” kahramandır.

Zilha- Aklı temsil eder
Ali’nin sevgilisi Zilha, Ali’nin dayısını öldürmesi ile birlikte Ali’yi terk eder. Ali’nin muhtar seçilmesi, mahallenin tüm gelir giderini kontrol etmesi ile birlikte Zilha’nın Ali’ye karşı öfkesi daha da artar. Zilha’nın yaşamı da tıpkı Ali’nin yaşamı gibi farklı bir yöne doğru tesadüf sonucu değişir.
Zilha yetiştiği mahalleden çıkarak zengin bir eve gider. Evde karşımıza çıkan Bülent, Filiz, Olga ve şoför;toplumda karşımıza çıkan karakterler ile büyük benzerlikler göstermektedir. Profesör ise hafıza sorunları yaşamaktadır. Profesör karakteri ile bilim eleştirisi yapılır.
Zilha kurtulmaya çalıştığı mutsuzluğunu, yeni geldiği zengin evinde de yaşar. Çünkü idealize ettiği yaşamın oyunda zenginliği temsil eden evde de olmadığını, aynı çarpıklığın kılıf değiştirerek burada da devam ettiğini görür. Yetiştiği mahallede değer yargıları nasıl iç içe girmişse, gittiği evde de değer yargıları iç içe girmiştir. Yolsuzluk, yalan, yapay bir yaşam burada da karşımıza çıkmaktadır. Fakat bir farkla: Zengin bir yaşamda ahlaki yozlaşma, yolsuzluk, hile vb. olaylar meşru görülmektedir.
Yazar koro üzerinden eleştirisini şöyle ortaya koyar:
“Nezaketle atılan kazık
Kazık değildir artık
Zarafetle yapılan zina
Zina sayılmaz asla
İnsan her yerde aynı kumaş
Yalnız istili değişik biraz
İstil ile nezaketlen
Adam öldür suç olmaz
Sivilizasyon
Ne fabrika demektir
Ne de atom patlatıp
Dünyayı yere sermektir
Sivilizasyon
Etiket bilmek
Ve bunu tatbik edebilmektir.”
Zilha, ait olmadığı bir yaşamda, sırf Ali’den intikam almak amacıyla bulunur. Zilha, Bülent ile evleneceği gece; daha önce Bülent’i terk edip başka bir adama kaçmış olan karısı, sevgilisinin isteği üzerine konağa, Bülent’e, geri döner. Aynı zamanda Zilha’nın dayısının gerçek katili de ortaya çıkar. Bütün bunlar üzerine Zilha, konaktan kaçıp Ali’ye gider.
Oyunun sonuna doğru Cafer’in repliği ise seyirciye, tekrar bunun bir oyun olduğunu hatırlatmaya yöneliktir.
“Cafer – (Salonun gerisinden girmiştir. Seyircilerin arasından geçer.)
Haayyt…
Ağır ol arkadaşım, bu oyun bu kadar tatlı bitmez.”
Oyunun açılışının meddah geleneği usulüyle açılması gibi oyun yine meddah geleneği ile bitmektedir.
KISSADAN HİSSE
Sayın baylar bayanlar!
Bizi seven ihvanlar!
Burda biter kıssamız
Gördünüz işittiniz…”
Hem epik hem de geleneksel Türkiye tiyatrosu öğelerini bir arada barındıran bu oyun Türkiye tiyatrosunun hem ilk epik oyunu olması hem de toplumsal sorunları ele alış şekliyle Türkiye tiyatrosu içinde önemli bir yer tutmaktadır.
“Yazar iki antogonist dünyayı parodi ve satır sınırlarına vardırıp, ne yapacağını çok iyi bilen ustalıklı bir güçle karşılaştırıyor. Yalan bir efsanenin üstüne konan Keşanlı Ali, sonunda mecburi olarak bu efsaneyi gerçekleştirirken, kapılandığı büyük kentin kofluğunu anlayan ve orada iğreti bir kukla olmaktansa basit ama gerçek benliğine dönmeyi yeğleyen Zilha, çok daha olgun bir oluşum geçiriyor.”

Oyundaki karakterlerin yönelimleri, olaylar ve durumlar günümüz bakış açısı ile değil de 1960’larda yaşanan olaylar ve durumlar üzerinden ele alındığında dönemi içinde ne derece önemli bir yer tuttuğunu görmek daha kolay olacaktır.

