27 Temmuz 2026
25.2 C
İstanbul

Ahmet Türk: Kürtler artık kardeşlerine asla silah çekmeyecek

Milliyetçi cephenin Kürtlerin nefes almaması için her yola başvurduğunu, fakat bu siyasetin ömrünün çok uzun olmadığını söyleyen Kürt siyasetçi Ahmet Türk, Mesut Barzani’ye “Kürtler artık kardeşlerine asla silah çekmeyecek” sözünü hatırlattı. 

Mezopotamya Ajansı’ndan Ömer Çelik ve Mehmet Erol’un haberine göre, hem içte hem dışta sıkışan AKP iktidarı, Libya’dan Doğu Akdeniz’e, Suriye’den Mısır’a birçok konuda geri adım atarken, hepsinde de “Kürt kartını” ileri sürdü. “Kürtler konusunda ses etmeyin, ne isterseniz yaparız” noktasına gelen AKP iktidarı, tarihten bu yana birçok kez devreye konulan “Kürdü Kürde kırdırtma” politikalarına sarıldı. Federe Kürdistan Bölgesi hükümetinde belirleyici olan Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP), sınır ötesi operasyonda Türkiye ile işbirliği içerisinde olduğu yönünde verdiği görüntü ve bu yönlü attığı bazı askeri adımlar gerilimi daha da tırmandırdı. 

AKP’nin siyaset anlayışı, yürüttüğü politikalar, HDP’nin kapatılmak istenmesi, sınır ötesi operasyon, KDP’nin tutumu ve Kürtler arasında baş gösteren tehlikeye ilişkin deneyimli Kürt siyasetçi Ahmet Türk açıklamalarda bulundu. 

1973 yılından bu yana aktif siyasetin içerisinde yer alan bir isimsiniz. 50 yıla yaklaşan bir tanıklık bu. Ülkenin en gerilimli süreçlerini kapsayan bu yıllarda Türkiye’de siyaset nasıl bir seyir izledi?

Türkiye tarihine baktığımızda özellikle Kürt inkarı üzerinde oluşturulmuş bir tarih var ve cumhuriyetten günümüze kadar Kürtleri susturmaya, sindirmeye yönelik bir anlayışın egemen olduğunu görüyoruz. Bu anlayışlar zamanın ruhuna uygun olarak bazen biraz geri çekiliyor ama Kürtlerin talepleri yoğunlaştıkça veya kazanımlar elde edildiği zaman bunların yeniden devreye girdiğini görüyoruz. 1994’leri hepimiz biliyoruz, 12 Eylül dönemini biliyoruz. Kürtleri sindirmeye, susturmaya yönelik çok ağır baskılar yaşandı. Faili meçhul cinayetler, köy yakmalar… Bütün bunlar yaşandı. Kürtler demokratik bir gelecekle ilgili bir şey istediği zaman, bir hamle yaptığı zaman bunu bitirmeye, sindirmeye yönelik hemen bir eylem planı ortaya konulduğunu görüyoruz. Peki, bunu kimler yapıyor? Elbette ki bugün ayyuka çıkmış durumda. Geçmişten beri bildiğimiz şeyler bugün yavaş yavaş Türkiye gündeminde tartışılmaya başlandı. Bakın 1993-94 yıllarında faili meçhul cinayetler çete-mafya-devlet ilişkilerini ortaya koyan birçok çalışma yaptık. Hatta bunları belgeledik. 

Hatırlıyorum, o dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ile bir gün görüşme yaptığımızda şöyle bir şey demişti: ‘Kurtla kuzu bir arada yaşayacak.’ Tabii bunu faili meçhul cinayetlerle ilgili tartışmaları açtığımızda, faili meçhul cinayetler yaşanıyor dediğimizde çok sinirlendi ve ayağa kalktı. Dedi ki; ‘Asker benim cebimde değil ki onu kontrol edeyim.’ Tabii ki çeteler-kontrgerilla eliyle özellikle Kürdistan coğrafyasında birçok faili meçhul, faili belli cinayetler ve Kürtler üzerinde yoğunlaşan sindirme politikaları yoğunlaştırıldı. Bunlar bir aradaydı. 

Vedat Aydın olayında Mesut Yılmaz o dönem başbakandı, bu görüşmeyi yaptığımızda. Bu olayla ilgili ‘Ben bilgi istedim bana bilgi vermediler’ diyordu. Tabii ki devletin içinde kendisini devletin sahibi gören bir çete yapılanması var. Bir mafya, kontrgerilla ve milliyetçi kesimlerin oluşturduğu gruplar her zaman Türkiye’de Kürtlere karşı bir eylemi veyahut bir siyaseti geliştirmişler. Bugün yavaş yavaş bunlar tartışılıyor. Türkiye’de Kürtler kazanımları elde ettiği zaman veyahut demokratik mücadelesinde başarılı olduğu zaman bunun önünü kesmeye yönelik hemen bir hamle yapılır ve bu kazanımları ortaya adam kaldırmaya yönelik bir baskının ortaya çıktığını görüyoruz. 

Kürtler bunları biliyor ama Türkiye halkının bir kısmı gerçekten yaşadıklarımızı, Kürtlerin yaşadıklarını, burada yaşanan sancılı, acı dolu dönemleri çok iyi bilmeyenler de var. Ama yavaş yavaş bugün Türkiye’de bir değişim ve dönüşüm oluyor. Düne kadar Kürtleri yalnızlaştıran politikalar yerine bugün gerçekten Kürtlerin dostları da olmuştur. Farklı halklardan bir destek gelmiştir. Kürtlerin haklı mücadelesini ne kadar haklı olduğunu görmeye başladılar. Ama toplumu değiştirip, dönüştürmeye yönelik bir projenin ortaya konulması lazım. 

Geçmişle yüzleştirecek bazı çalışmaları gerçekleştirmek gerek. Çünkü geçmişini bilmeyen bir toplumun içinde yaşıyoruz. Yaşanan olayları bilmeyen belli kesimler var. Kürtlere düşmanlık yapan ırkçı-milliyetçi bir kesim var. Ama toplumun bir kesimi de apolitik ve bu apolitik kesimi elinde tutmaya yönelik bir siyaset işliyor. Kürtleri potansiyel tehlike göstererek, Kürtleri bölücü göstererek apolitik kesimi, milliyetçi kesimi elinde tutmaya çalışan bir anlayış var. Bir de Kürtlerin kazanımlarını asla kabul etmeyen, Kürtlerin haklarını, kimliksel ve dilsel haklarını kabullenmeyen ve içselleştirmeyen bir anlayışla karşı karşıyayız.

‘DEMOKRATİK TOPLUM YARATARAK SORUNLARI ÇÖZEBİLİRİZ’

Bu yıllarda siyaset yürütmek nasıldı? Kişisel tarihinizde ne gibi izler bıraktı geçen yıllar, neleri biriktirdiniz?

Hak ve özgürlükler mücadelesi, çok uzun soluklu bir mücadele oldu. Bu mücadelenin tüm olumsuzluklara rağmen baskıcı anlayışa rağmen başarıya ulaşacağına inanıyoruz. Ama tabii ki yaşadığımız süreçler baktığımızda gerçekten zor süreçler oldu. Çok iyi biliyorsunuz HEP kapandı, Demokratik Parti kuruldu, arkasından Özgür Parti kuruldu, arkasından HADEP, DEHAP, Demokratik Toplum Partisi… Bütün bunlar tek tek Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kapatılmış oldu. Şimdi o döneme baktığımızda aldığımız oy oranı yüzde 5-6 ama gittikçe demokrasiye inananlar ve Kürtler daha başarılı bir çalışma yaparak en son 7 Haziran’da yüzde 13’lere çıktı. Bütün baskılara rağmen bunun ters teptiğini artık bunların görmesi lazım. Parti kapatmakla sonuç alınmayacağı ortada ama halen bu yöntemlere başvuruyorlar. Biz geçmişteki deneyimimizden yola çıkarak diyoruz ki parti kapatmanın bir anlamı yok. Kürtlere baskı kurmanın da Türkiye halklarına ve Kürtlere bir faydası yok. Yürütülen zulüm politikasının aslında ters tepeceğini görmeleri lazım. 

Bugünkü dünyamızda artık diyalogla, ortaklaşarak, demokratik bir toplum yaratarak sorunları çözebiliriz. Bunun ötesinde bir çözüm yolu yok. Baskıcı, sindirme politikalarıyla bu meseleler çözülmüyor artık. Geçmişte yaşadıklarımız ve bugüne geldiğimizde bütün bu olumsuzluklara rağmen bugün eğer bir halk ayaktaysa bir inancı var, bir talebi var; halkın meşru bir talebi var. Haklı, meşru talebiniz olduğu zaman asla kaybetmezsiniz, asla yılmazsınız. 

Bütün baskılara rağmen şimdi bakın 8-10 tane partimiz kapatıldı, birçok yöneticimiz cezaevine girdi ve bugün de hala devam ediyor. Bugün on binlerce Kürt siyasetçi içeride. Eğer bugün iktidar partisine bile bu kadar operasyon yapılsaydı, bu kadar baskı yapılsaydı AKP diye bir parti kalmazdı veya Cumhuriyet Halk Partisi diye bir parti kalmazdı. Ama bugün bu baskılara rağmen bu mücadele devam ediyorsa, bir inancın sonucudur, haklı bir mücadelenin sonucudur, özgürlük talebinin sonucudur. 

Türkiye’deki demokrasiye inananlar, Türkiye’de hak ve özgürlükten yana olan insanların bugün Kürt siyaseti üzerinde yürütülen baskıya karşı çıkmaları gerekir. Bunun yanlış olduğunu anlatmaları gerekir. Toplumun gerçekleriyle yüzleşmesi için bazı çalışmalar ortaya koyması gerekiyor. Eğer toplum geçmişiyle yüzleşecek bir noktaya gelmemişse gelecekle ilgili doğru projeleri ortaya koymaya imkan kalmıyor. Bütün mesele burada.

Siyaset yaşamınız boyunca hata yaptığınız, eksik kaldığınızı düşündüğünüz ya da içinizde uhde olarak kalan bir şey oldu mu? Şayet geriye dönme fırsatınız olsaydı neyi değiştirmek isterdiniz?

Tabii ki hata her insanın kabullenmesi gereken bir şeydir. Bir söz vardır; hatasız kul olmaz, mümkün değil. Ama olabildiğince bir halk adına yola çıktığımız için az hata yapma gibi bir sorumluluğumuz vardı. Biz bu konuda her zaman çok duyarlı davrandık. Bu toplumun, halkın kazanımları konusunda sade ve gerçekçi politikalar yürütmeye çalıştık. Sadece şahsımla ilgili değil, bütün partililerimiz. Türkiye’de tabii ki Kürtlerin beklentileri var. Kürtlerin o beklentileri bizim için önemliydi, bir gündem maddemizdi. Ama bizim siyasetimiz sadece Kürtlere hitap eden bir siyaset değildi. Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesini gören bir siyaset. Türkiye halkının demokratik geleceği için çaba gösteren bir mücadele yürüttük. Geçmişte biraz bu konuda Türkiye’deki emekçilerle, sosyalist gruplarla olabildiğince yoğun ilişki kurmaya çalıştık. Orada çok başarılı olamadık ama son zamanlarda görüyoruz ki gerçekten bugün demokrasiye inanan emekçiler, sosyalistler, aydınlar, demokratlar yavaş yavaş partimizle bütünleşmeye başladı. Bir güç olarak ortaya çıkmaya başladı. 

Belki geçmişte yapamadığımızın bugün faturasını ödüyoruz. Biz daha Türkiye’ye hitap edebilecek, Türkiye demokrasi güçlerine hitap edebilecek bir siyaseti gerçekleştirebilseydik, belki daha geniş olurdu. Ama bugün bile bakıyorsunuz bütün halklar bu siyaset içerisinde var. Süryaniler var, Ermeniler var, emekçiler var, sosyalistler var, Kürtler var ama buna rağmen baskılar azalmadı. Tam tersine arttı. Demek ki ne yaparsak yapalım Kürt kimliğini savunduğumuz için, Kürtlerin haklarını ve hukukunu savunduğumuz için bir baskıyla karşı karşıya kalıyoruz. Hatayı sadece kendimizde aramamak lazım. Eğer devlet, ülkeyi yönetenler bir halkın kazanımlarını, bir halkın varlığını içselleştirmemişlerse bunun mücadelesinin kolay olmayacağını görüyoruz. Zor oluyor ama bütün zorluklara rağmen bugün geldiğimiz nokta Türkiye gündeminde önemli yeri olan bir siyasi harekettir. Bu siyasi hareketi susturmaya çalışan bir mantıkla karşı karşıyayız.

’12 EYLÜL MAHKEMELERİNDE BASKI VARDI’

Ülkeye, siyasete baktığınızda demokrasi, hukuk, hak ve özgürlükler konusunda Türkiye geçen bu zaman zarfında ne kadar yol alabildi?

12 Eylül dönemlerini de yaşadık. 12 Eylül’de çok kaba bir şiddet vardı. O dönem cezaevinde, cezaevi dışında yürütülen şiddet gerçekten anlatılması bile çok zor. Bir günlük cezaevi yaşamını belki bir kitaba sığdırabilirsiniz. Hukuksuzluğun, o işkencenin, her şeyin… Ama bugün baktığınız zaman devletin bütün kurumları bugünkü kadar kontrol altına alınmamıştı. Evet, bugün bütün kurumların daha fazla kontrol altına alındığını ve kurumların devletin ve iktidarın yürüttüğü siyasete uygun hareket ettiğini görüyoruz. 12 Eylül mahkemelerinde baskı vardı, işkence vardı ama kararlara baktığımızda o günkü yargı daha bağımsızdı; bana göre, öyle görüyorum. Bugün tamamen her şeyi kontrol altına alan, bütün her şeyin tekçi anlayışa geldiğini, tek bir kişinin ifadesi üzerine herkesin görevini yaptığını veyahut görevi ona göre yaptığını görüyoruz. 

Dünden bugüne geldiğimizde Türkiye’de demokraside bir gelişme yok. Gittikçe daralan bir demokrasi anlayışı var. Geçmişte sadece Türkiye’deki Kürtlere baskı ve zulüm vardı ama bugün Kürt hangi coğrafyada, hangi parçada yaşıyorsa onu hedef haline getiren bir anlayışla karşı karşıyayız. Bugün baskının daha sistemli olduğunu, hukuksuzluğun daha belirgin bir şekilde ortaya çıktığı bir dönemi yaşıyoruz.

Devletin algısı ve bu yönlü pratiklerini ifade ettiğiniz Kürt sorununun kökü Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar uzanıyor. Bugüne değin izlenen yok sayma, çözümsüzlük politikaları bu sorunu hangi noktaya taşıdı?

Kürt sorunu her zaman Türkiye’nin gündeminde olmuştur. Bugün de olacak yarın da olacak ama ifade ettiğim gibi baskıyla, sindirmeyle, Kürt siyasetini yok etmeye yönelik bir anlayışla bugün Kürt meselesinin üzerine geliniyor. Özellikle bu milliyetçi cephenin oluşturulmasından sonra artık Kürtlerin nefes almaması için her türlü şey yapılıyor. Fakat bu siyasetin ömrünün çok uzun olacağını sanmıyorum. Türkiye bu yükü kaldıramaz. Kürtleri ötekileştiren, düşman gören bir anlayış asla ayakta durma şansına sahip olamaz. Kucaklayıcı bir anlayış, toplumu barıştıran bir anlayışla sorunlar çözülmeli. Öyle bir dönemin geleceğine yürekten inanıyorum. Çünkü biraz önce söylediğim, Kürtlerin taleplerinin haklı ve meşru olduğunu kabul eden çok farklı kesimler de var. Bizimle beraber veyahut bunu içselleştiren insanlar siyaset yapıyor. Siyasetin içinde bir kesim oluşturdular. Bu nedenle bu baskılar son baskılar olarak Türkiye gündeminde kalacak ve bu yapılanların hesabı gelecekte sorulacak. Hesap vermek zorunda kalacaklar.  

Bunun ömrünün ne kadar uzun olacağını kestirmek zor. Bu toplumun değişim ve dönüşümüyle ilgili olan bir durumdur. Eğer toplum değişim ve dönüşümü gerçekleştirebilirse, ortak demokratik değerler etrafında halkların buluşması talebi güncelleştirirse, güçlenirse bence bu siyasetin ömrü çok uzun olmaz.

Yıllardır süren savaş koşulları içerisinde masanın diğer tarafından yer alan iktidarın kendisi tarafından bugün unutturulmaya çalışılan bir süreç yaşandı 2013-2015 yıllarında. Kürt sorunu bugünkü iktidar için ne ifade ediyor? Dün nasıl yaklaşıldı, bugün nasıl yaklaşılıyor?

Tabii o günler çok önemli zamanlardı, bunu görmek lazım. Şunu başından beri hep savundum; Kürtlerin hak ve hukukunu, özgürlüğünü içselleştirmezseniz, o problemi çözemezsiniz. Çünkü bu ülkede ‘Evet Kürtler bir halktır. Kürtlerin bir kimliği var. Kürtlerin bir dili var ama birlikte yaşamaya kararlı. Bunu kabullendiği gün sorunlar çözülecek’ diyecek birileri hep çıkacak. Bunları içselleştirmeden, kabul etmeden bu sorunların çözülmesi zor. Şimdi geçmişte Kürt sorununun çözümü konusunda bazı adımlar atıldı ama hiçbir zaman bu görüşmelerde talepler gündeme gelirken açık bir şekilde bu taleplerin yerine getirilmesi konusunda bir açıklama yapılmadı. Şimdi başında söylediğim gibi eğer bir meseleyi çok açık bir şekilde toplumla, halkla paylaşmaz, neler yapılacağını ifade etmezseniz bundan vazgeçersiniz. Tabii böyle bir şey oldu ve seçim döneminden önceydi. İşte böyle bir projeyle Kürtleri kazanacağını zannettiler ama tam tersi oldu. Kürtler karlı çıktı. Yüzde 10’lardan yüzde 13’lere çıktı. Bu projenin kendilerine yaramadığını görünce masayı devirmiş oldu. Mesele bu kadar basit. Bu kadar basit bakmak gerekiyor. Yoksa çözüm konusunda çok ciddi bir şey göremedim. Açıkçası Kürt sorununun çözümü konusunda çok ciddi bazı gelişmelerin olacağını tahmin etmiyordum. Bu işin sonucunun alınmasının kolay olmadığını, zor olacağını ama tabii ki buna rağmen biz sürece olumlu yaklaştık.

‘KÜRTLERİ SİNDİRMEYE YÖNELİK BİR SÜREÇ BAŞLADI’

Güvensizliğiniz hep mi vardı mevcut iktidara karşı?

Vardı. Sadece benim değil, herkesin vardı ama sonuçta bir adımdır. Bazı şeylerin tartışılması bizim açımızdan önemliydi. Bunun Türkiye gündemine gelmesi önemliydi. Bunun sonuç vermeyeceği ihtimali üzerinde de tartışıyorduk. Başında söylediğim gibi bir şeyi çözmek için ona inanmak lazım. Kürtlerin hak ve özgürlüklere sahip olmaları gerektiği inancının olması gerekiyor. Bunun çözümünü talep edenlerin, bu konuda siyaset yürütenlerin, Kürtlerin bir halk olduğunu bu halkın bazı hakları olduğunu kabullenmesi gerekiyor ama bu konuda çok ciddi bir şey yoktu. Bu nedenle bunun çok sonuç alıcı olmayacağını biraz tahmin ediyorduk.

Kürt halkı sorununun çözümü konusunda ana muhatap olarak işaret ettiği isim PKK Lideri Abdullah Öcalan. Dün devlet heyetlerinin İmralı’ya gidip görüşmeler gerçekleştirdiği Öcalan, bugün ne avukatı ne de ailesiyle görüştürülüyor. Bu tecridin amacı ne?

Kürtleri sindirmeye, Kürt siyasetini yok etmeye, Kürtleri soruşturmaya yönelik bir süreç başlatıldı. Sayın Öcalan’ın bütün mesajlarında ülkede barışın kalıcı hale gelmesi için mesajlar vereceğini biliyorlardı. Bu nedenle baskının oluştuğu bu süreçte Öcalan’ın avukatlarıyla, ailesiyle görüşmesini engellediler. Çünkü Öcalan’ın mesajları açıktı. Kendim de görüştüm. Bu ülkede artık demokratik siyaset belli bir mesafe almıştır. Bu sorunun barışçıl yöntemlerle, diyalogla görüşmelerle çözülmesinin gerektiği inancını ortaya koymuştur. Halen de o inançta. Ama bu mesajların topluma ulaşması yürüttükleri siyasete ters. Bu nedenle böyle bir tecridi yürütmektedirler. 

Türkiye’deki mevcut çeşitliliğe rağmen bugün “tek devlet, tek bayrak, tek millet, tek vatan” söylemleriyle ifadesini bulan statükonun ülkeyi sürüklediği yer neresi? Bu siyasetin başarı şansı var mı?

Dünyadaki tek anlayışların muvaffak olmadığını görüyoruz. Dünyaya baktığımızda tekçiliği, tek kişinin yürüttüğü siyasetin sonuçlarının vahim olduğunu görüyoruz. İşte geçmişte Almanya’da, İspanya’da, diğer ülkelerdeki tekçi zihniyetler… Sonuçta bunlar yıkıldı. Tekçi anlayışların bu ülkede de çok uzun sürmeyeceğine inanıyorum. Bu nedenle bu son dönem daha çok baskıyla karşı karşıya olduğumuz bir dönem. Hani tavuğun yumurtlayacağı dönem zor olur diyorlar. Bu dönem de artık baskının arttığı bir dönem. Kürtleri baskı politikalarıyla sindirmeye çalışıyorlar. Ama bu politikayı ne kadar sürdürebilirler? Bir yıl-iki yıl sürdürebilirsiniz. Ne yapacaksınız ondan sonra? Bütün dünyayı işgale mi gideceksiniz? Kürtlerin yaşadığı bütün parçaları işgal edip de orada mı kalabileceksiniz? Hayır. Mutlaka bir gün geriye dönüş olacak ve farklı bir siyaset kendiliğinden gündeme gelecek. Yürütülen siyasetin yanlış olduğu toplum tarafından görülecek, gerçek ortaya çıktığı zaman o siyasetten vazgeçilecek.

İktidarları, devletin sistemini değiştirebilecek güç toplumun örgütlü gücüdür. Toplumun örgütlü gücü büyüdükçe farklı bir siyasetin gelişmesinin önü açılmış olacak. Öyle bakmak lazım. Şimdi bugün toplum yavaş yavaş bir örgütlenme özellikle kadın hareketleri çok güçlü bir hale gelmiştir. İstanbul Sözleşmesi’nden tutun kadın cinayetlerine karşı yürütülen politikalara, hukuksuzluklara bakın. Bir kadın örgütlenmesi var ama umut ediyorum ki bu örgütlenmeler sadece kadınlarla sınırlı kalmasın. Diğer kesimlerde de örgütlü bir yapının oluşması gerekir. Çünkü örgütlü yapılar, sonucu değiştiren yapılardır. 

Bir eleştirim daha var. Zaman zaman açıklamalar yapmak, iktidarı eleştirmek yetmiyor. Halka ulaşmanın formüllerini oluşturmak lazım. Bugün Türkiye nüfusunun yüzde 80’i yoksullukla karşı karşıya. Peki, bu yoksul toplumun bu iktidarı niçin desteklediğini halka doğru anlatmazsanız bunu değiştiremezsiniz. İçine gireceksiniz. Bu halkla birlikte siyaset yöneteceksiniz. İstanbul’dan inip, Anadolu’ya geçip siyaset yürüteceksiniz, halkı bilinçlendireceksiniz. Toplumu gerçeklerle yüzleştireceksiniz, projeler ortaya koyacaksınız. Bugün bu dönemin geldiğine inanıyorum, kısacası artık buna inanıyorum.

Bu eleştirileriniz doğrultusunda yöneltecek olursam, Türkiye’deki mevcut durumu değiştirme konusunda muhalefet umut veriyor mu?

Tabii ki eleştirilecek çok yan var. Sonuçta Kürtler bunun muhasebesini yapmak zorunda. Bugün Türkiye siyasetinin tamamında milliyetçi damar çok güçlü. Bunun değişmesi gerekiyor ama siyasi partiler de kendisini değiştirmek zorunda. Cumhuriyet Halk Partisi sol, sosyal demokrat parti olduğunu söylüyor ama bu sol ve sosyal demokrat projeleri ortaya koyacak bir noktada değil. Halen milliyetçilerin savurduğu tehditler karşısında eğilip, bükülen bir siyaset yürütmektedirler. Bu kendileri açısından hem puan getirmeyecek hem eleştirilecek bir siyaset olarak Türkiye gündeminde ve bizim gündemimizde duruyor. 

Bakınız sonuçta demokrasi için bir yürüyüş yaptınız, gittik yolda karşıladık. Erdoğan, her gün ‘İşte bölücülerle kol kola’ diye eleştiriler yaptı, buna bile cevap vermedi. Bu eksiklikler var ama son dönemde yavaş yavaş bazı şeylere sahip çıktığını görüyoruz. İşte partinin kapatılmasıyla ilgili yaptığı açıklama. En azından öyle bir açıklama beklediğimizi tahmin etti ki böyle bir açıklama yaptı, iyi bir şey oldu. Siyasi partilerin kapatılmasıyla ilgili son dönemde yapılan açıklamalar fena değil. Burada demokrasi için ortaklaşmak lazım. Biz demokrasi için ortaklaşma deyince ‘Bölücüler’ diyorlar. Biz kimseyle yan yana gelmek için bir seçimde ittifak düşünmüyoruz. Biz demokrasi için bir ittifaka varız, diyoruz. Yoksa seçime gireriz. Kendi başımıza yüzde 10 barajını da aşıyoruz ama Türkiye’nin demokratik güç birliğini kurma ihtiyacı var. Türkiye’nin ortak demokratik değerler etrafında buluşması için projeler ortaya koymaya ihtiyacı var. Bizim söylediğimiz bu. Yoksa kimsenin şemsiyesi altında seçime girmek gibi bir talebimiz yok. Böyle bir anlayışımız da yok. Onu da çok açık söylüyoruz ama bunu suiistimal ediyorlar. 

Bizim ittifakımız demokrasi ittifakıdır. Bizim istediğimiz seçim ittifakı değildir. Biz demokrasi için varız. Demokratik gelecek için kim olumlu adım atarsa onlarla beraber bu projenin gerçekleşmesi için çaba gösteririz destek veririz. Bizim anlayışımız budur. 

Kürt sorunu bu noktada ne derece belirleyici? Eleştirdiğiniz CHP, iki yıldır bir Kürt raporunu dahi açıklamadı. Kürt sorunu mevcut muhalefet için ne anlam ifade ediyor?
 
Bu konuda çok partileri gündeme alıp, eleştirmeyi doğru bulmuyorum. Genel muhalefet Kürtlerin meşru ve makul talepleri karşısında gerçekten tutarsız. Güven verici bir politika izlenmiyor.

HANGİ DEVLET?

Biraz önce devletin değişme zamanı geldiğini söylediniz… 

Toplum bunu değiştirecek, kendiliğinden değişmez.

Evet, ama “hangi devleti” sorusu çıkıyor ortaya. Nitekim bugün derin devlet olgusu gerçekliği çokça gündemde. 93 yıllarına atıfta bulundunuz. Turgut Özal’ın şüpheli ölümünden tutalım bu zamana dek yaşananlar, ortaya çıkan-çıkmaya devam eden bilgilere baktığınızda derin devlet Türkiye’de nasıl bir konumda yer aldı?

Gerçekleri topluma taşımak lazım. Bunun için ne yapacaksınız? 1994 yılında neler yaşanmış, 95’te neler yaşanmış? Kürtler hangi dönemde baskıyla karşı karşıya kalmış. Haksız ve hukuksuz uygulamalar nelerdir? Bunları toplayıp özellikle barolarımız, hukukçularımız bunları bir iddianame haline getirmeli. Türkiye toplumuna bunu taşıyacak, toplumun bu gerçeklerle yüzleşmesini sağlayacak. Siyasete biraz böyle bakmak lazım. Yoksa ‘efendim savcı dava açmış haksız bir dava.’ O savcı zaten devletin, iktidarın getirdiği bir şeydir, bağımsızlığı kalmamış. O zaman ne bekliyorsunuz? O zaman toplumun demokratik geleceğiyle ilgili projeleri yapmak lazım ve bunu paylaşmak lazım. Eğer bugün savcılar bir iddianame hazırlıyorsa; Can Dündar’ın dediği gibi bugün hukukçularımız da karşı bir iddianame hazırlayıp, devletin bütün suçlarını mafya-siyaset-devlet ilişkilerini ortaya koyacak bir çalışmayı yapması lazım. Bu yapıldığı zaman yavaş yavaş insanlar bunun üzerinde düşünmeye başlayacak. 

Şimdi buna inanıyorum; Türkiye’de evet bir milliyetçi kesim var. Ama bunun üç katı kadar apolitik kesim var. Gerçekten dünyadan haberi olmayan yaşananlardan haberi olmayan özellikle Orta Anadolu’da böyle birçok apolitik kesim var. Bu apolitik kesimi Türkiye’deki yaşananlarla yüzleştirmek çok önemlidir. O zaman bu iktidarın ne kadar güç kaybettiğini göreceksiniz. Şimdi bu iktidarı ayakta tutan kimdir? Milliyetçi ve apolitik kesimdir. Bugün Kürtler üzerine gelerek, Kürtler üzerinde diğer partileri Kürtlerle temas kurduğunda eleştiren anlayış. O apolitik kesimi elinde tutmaya yönelik tek bir çalışma yapıyor. Ayrıca bir tarafta Kürtlerden rahatsız, bir taraftan da bizi öcü gibi gösterip, bu kesimi elinde tutan, tutmaya çalışan bir anlayışla karşı karşıyayız. Terazinin iki kefesi var burada. 

Siyasi soykırım operasyonları, kayyım atamaları ve milletvekili tutuklamalarıyla girişilen irade gaspı HDP’nin kapatılmak istenmesine kadar uzandı. 1993’tem HEP’in kapatılmasından bugüne bu politika sonuç vermediği halde neden hala bu adımda ısrar ediliyor o zaman?

Bize göre sonuç alıcı değil. Bu adımların ne Türkiye’ye ne devlete hiçbir insana yararı olmayan, sadece zarar veren eylemlerdir veyahut alınan kararlardır. Tabii ki devletin mantığı ve bu iktidarın mantığı farklı. Geçmişte devletin bir mantığı vardı. Hep sorunları baskıyla çözme anlayışı egemen olmuş. Geçmişte işte Dersim olaylarından tutalım bugüne kadar baktığımızda terbiye etme, cezalandırma mantığı egemen olmuş. Bizim söylediğimiz ise bu mantığın yanlış olduğu, bu mantığın kimseye bir yarar getirmeyeceğini söylüyoruz. Şimdi halkın iradesiyle seçilmiş yerel yönetimler, yerel iktidarlara sahip olmuş, toplumla bütünleşmiş bir sürece antidemokratik uygulamalar ile son veriyorsun. Halkın iradesine saygı göstermiyorsun. Halkın seçtiği belediye başkanlarının yerine kayyım atayarak, memurlar atayarak bu halkın iradesini yok etmeye çalışıyorsun. Bize göre yanlışın ötesinde; demokrasiye, toplumun geleceğine, Türkiye’nin geleceğine ve Kürt halkının geleceğine bir darbedir. Ama kendileri nasıl bir mantıkla bunu doğru buluyor onu da anlamış değiliz. Şaşkınlıkla karşılıyoruz. Çünkü biz biliyoruz ki dünyadaki bütün sorunlar diyalogla, birbirini anlayarak, uzlaşarak çözülmüş. Uzlaşı ve diyalog mantığının dışındaki tüm anlayışlar toplumun geleceğini hep zarar vermiştir ama bunu görmekten aciz bir yaklaşımla karşı karşıyayız. 

İçte yürütülen bu siyasi baskıyla birlikte hem Kuzey ve Doğu Suriye hem de Federe Kürdistan Bölgesi’nde yönelik atılan askeri adımlar, sürdürülen operasyonlar var. Bu operasyonlarla Kürt sorununu ortadan kaldırmak mümkün mü? 

Mümkün değil. Bu 21’inci yüzyılda baskı kurarak, tehditle, sindirme, yok etme politikalarının sonuç almayacağı ortada. Günümüz dünyasında tekniğin, teknolojinin geliştiği, iletişimin geliştiği, dünyanın küçüldüğü bir dönemde güçleri yettiğince bir baskı kurarak yürütmeye çalışıyorlar. Ama bu nereye kadar devam eder. Bu politikaların bir sonucu olarak yarınımıza yürüyoruz. Öyle görüyorum. Bu kadar yoğun, Kürtlere saldırının bir son safhası olarak görüyorum. Bunun ötesinde nereye gidecekler? Bunun ötesinde daha fazla ne kadar bir baskı oluşturacaklar onu da bilemiyorum. Diyorlar ya; aydınlığa geçişin olduğu karanlık bir dönem yaşıyoruz. Karanlık dönem ne kadar sürer? Tabii ki bu biraz bizim örgütlülüğümüze, örgütlü yapınıza bağlı. Bu yürütülen siyaseti toplumu bilinçlendirerek, örgütleyerek bu dönemi uzatmama adına bizim de yapacağımız çok şeyler var. Örgütlü yapıyı daha güçlü bir hale getirmek lazım. Türkiye halkının bu konuda yaşanan gerçeklerle yüzleştirmek lazım ki, bunlar elbette ki bu karanlık dönemin kısa sürmesine vesile olur.

Öte taraftan Türkiye’nin operasyonlarına dair sergilediği tutum, AKP ile kurduğu ilişki nedeniyle KDP’ye yönelik eleştiriler var…

Bu konuda ulusal birlik, bir ulusal konferans etrafında Kürtlerin bir araya gelmesi konusunda epey çaba sarf ettik. Çalışmalar içerisinde ben de yer aldım ama maalesef gerçekleştiremedik ve bugün bir birliğini almamasından dolayı büyük acılar yaşandı. Eğer, bugün Kürt siyasetleri, bütün Kürt sivil toplum örgütleri veyahut Kürtler adına siyaset yapanlar ortak bir anlayışla bu sürecin karşısına dikilmiş olsaydı, belki bazıları rahat rahat böyle cirit atmazdı.

Kürt güçleri arasında çatışma riski söz konusu. Bu yönlü lokal örnekler de var. Bu durumun önüne geçmek için ne yapılması gerekiyor?

Dikkatle izliyoruz. Burada aslında geçmişte Mesut Barzani’nin söylediği; ‘Kürtler artık kardeşlerine asla silah çekmeyecek’ sözü var. KDP’nin ve Sayın Barzani’nin bunu unutmaması gerekiyor. Bu sıkıntıların aşılması için bir ortak komisyon oluşturulması gerekiyor. Olayların, bu son gelişmelerin nedenlerinin araştırılması gerekir ve gerekirse yanlışlık nerede ise bu yanlışlığı çok açık dile getirip, birbirimizden özür dilemeliyiz. Varsa bir yanlışlık, bunu izah etmek gibi bir sorumlulukla da karşı karşıyayız.

Bugüne kadarki siyaset sizde böylesi bir izlenimi uyandırdı mı?

Maalesef yok. Tabii ki bugün Kürt siyasetinin bir kesimi hala Türkiye devletinin farklı kesimlerin etkisi altında. Bağımsız bir politika yürütmekten adeta aciz bir durumda. Bu da sorunların çözümünü zorlaştırıyor maalesef.

Son Haberler

‘Netanyahu, Trump’ın Suriye, Lübnan ve Gazze’den çekilme talebini reddedecek’

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail ordusunun Suriye ve Lübnan'ın güneyinin yanı sıra Gazze Şeridi'nden çekilmesi yönündeki talebi reddedeceği öne sürüldü. İsrail’de yayın yapan Kanal 13 televizyonunun haberinde, Netanyahu'nun ABD’ye hareket etmeden önce düzenlediği haftalık kabine toplantısında, Washington yönetiminin İsrail ordusunun Lübnan, Suriye ve Gazze Şeridi’nden çekilmesini talep ettiği aktarıldı. Netanyahu'nun kabine üyelerine, "Buna şiddetle karşı çıkacağım ve onlara hayır diyeceğim" dediği belirtilen haberde, Trump'ın İsrail ordusunun çekilmesini istediği Gazze Şeridi'ne Uluslararası İstikrar Gücü'nün (ISF) girişine Tel Aviv yönetimince onay verildiğine dikkati çekildi. Kanal 13'e konuşan kaynaklar, Tel Aviv yönetiminin Hamas tamamen silahsızlanana ve Gazze Şeridi’nden çıkarılıncaya kadar İsrail ordusunun "Sarı Hat" üzerindeki kontrolünü sürdüreceği ve geri çekilme olmayacağı ilkesini savunduğunu söyledi. Sadece 200 temcilci var Kaynaklar, şu aşamada ISF'de Uganda ve Fas gibi İsrail’le dost ülkelerden yalnızca yaklaşık 200 temsilci bulunduğunu ifade etti. İsrail kabinesinin ISF'ye "Uluslararası Kuruluşlar İçin Dokunulmazlıklar" yasası çerçevesinde dokunulmazlık tanınmasını onayladığına işaret eden kaynaklar, bu güçlerin İsrail ordusunun işgali dışındaki bölgelerde ve orduyla tam koordinasyon içinde faaliyet göstereceğini vurguladı. Bir yetkili, "Herhangi bir ISF unsurunun ülkeye girişi başbakan, savunma bakanı ve dışişleri bakanının ayrı ayrı onayına tabi olacaktır. İsrail, hangi ülkelerin güç gönderebileceğini yalnızca barış anlaşmamız bulunan ve uluslararası alanda ülkeye veya yetkililerine karşı faaliyet yürütmeyen devletler arasından seçecektir” ifadelerini kullandı. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun yarın Washington'da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya geleceği bildirilmişti.

Şara: ‘İsrail ile anlaşmaya çalışıyoruz’

Suriye'de geçiş yönetiminin Devlet Başkanı Ahmed Şara, ülkesinin İsrail...

CENTCOM, Trump’tan İran’a yönelik bombardımanın durdurulmasını istedi: ‘Hedefler tükendi’

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının (CENTCOM), Hürmüz Boğazı çevresindeki bombalama harekatının etkinliğinin üst sınırına ulaştığı, daha fazlasının "hedeflerin çoğunun tükendiği" gerekçesiyle durdurulmasını tavsiye ettiği öne sürüldü. Axios'a konuşan iki kaynağa göre, CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper'ın, ABD Başkanı Donald Trump'a Hürmüz çevresini daha fazla bombalamaya gerek olmadığını önerdiği, bu önerinin Başkan'ın cuma günü İran'a yönelik saldırıları durdurma kararını etkilediği iddia edildi. Kaynaklara göre Cooper, saldırıların Tahran'ın ticari gemileri hedef alma kabiliyetini "önemli ölçüde zayıflattığını" ve tam ölçekli bir çatışmaya dönüşmeden devam eden saldırıların stratejik bir amaca hizmet etmeyeceğini belirtti. Haberde, bombalamaların durdurulması tavsiyesinin Trump'a, hem askeri hem de sivil danışmanlar tarafından yapıldığı, bundan sonra özellikle havadan yapılacak saldırılarla "ek başarı elde edilecek hedefin kalmadığının" vurgulandığı iddiasına yer verildi. Trump, yaklaşık iki haftadır her gün ABD ordusunun sunduğu saldırı planlarını onaylıyor ve bu planlar Orta Doğu'daki yerel saate göre gece yarısı sularında hayata geçiriliyordu. Başkan'ın cuma günkü saldırıları durdurma talimatı, önceki 13 gün boyunca her gün gerçekleşen saldırılara ne kadar ara verildiği hakkında tam bir netlik taşımıyor. Cuma gecesi başkent Washington'da Beyaz Saray Muhabirleri Derneğinin yemeğinde konuşan Trump, İran'ın şu anda bir anlaşma yapmaya hazır olmadığı değerlendirmesinde bulunmuştu. Trump'ın İran'a yönelik yeni bir saldırı emrini onaylamamasıyla, Umman heyetinin Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması konusunda görüşmeler yapmak için dün Tahran'a ulaşması yaklaşık aynı saatlere denk geliyor. Öte yandan ABD'nin BM Daimi Temsilcisi Mike Waltz, İran'a saldırılara iki gündür ara veren Başkan Donald Trump'ın İran ile diplomatik görüşmelere "alan tanıdığını" söylemiş, Başkan'ın hala "tüm seçenekleri masada tuttuğunu" kaydetmişti.

Trump, İran’a yönelik saldırıları durdurma talimatı verdi

ABD medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın orduya cuma günü İran'a yönelik askeri saldırıları durdurma talimatı verdiğini bildirdi. Böylece 13 gündür aralıksız devam eden günlük saldırı zinciri ilk kez kesintiye uğradı. 24 Temmuz 2026 Cuma günü, konuya yakın iki kaynak ABD merkezli Axios'a yaptığı açıklamada, Donald Trump'ın yaklaşık iki haftadır ilk kez ABD ordusunun sunduğu saldırı planını onaylamadığını aktardı. Trump, önceki 13 gün boyunca İran'daki hedeflere yönelik bombardıman emirlerini her gün veriyor ve bu saldırılar birkaç saat içinde uygulanıyordu. Ancak bu kararın geçici mi yoksa kalıcı bir duraklama mı olduğu henüz netlik kazanmadı. Analistler, Trump'ın bu kararının diplomasiye daha fazla fırsat tanıma isteğinin bir yansıması olabileceğini değerlendiriyor. Kaynaklar, ABD ordusunun geniş çaplı askeri saldırıların yeniden başlatılması ihtimaline karşı tüm planlarını hazır tuttuğunu, ancak Trump'ın şu ana kadar bu yönde yeni bir emir vermediğini belirtti. Güvenlik güçlerinin ise talimat verilmesi halinde kısa sürede yeniden harekete geçebileceği ifade edildi. Trump, söz konusu talimattan kısa süre sonra Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada, saldırıları sürdürme ya da artırma seçeneğinin hâlâ masada olduğunu söyledi. "Sahip oldukları her şeyi yok edebiliriz" diyen Trump, buna rağmen daha akıllıca stratejinin İran'la bir anlaşmaya varmak olduğunu ifade etti. ABD Başkanı, "Şu anda İranlılarla görüşüyoruz. Bence her geçen gün daha da yorgun düşüyorlar. Harekete geçmeye hazırız ve tamamen silahlıyız, ancak onlarla konuşuyoruz" dedi. Trump daha sonra Beyaz Saray muhabirleriyle düzenlediği resmi toplantıda ise, "İran'ın şu anda bir anlaşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak ben dinlemeye hazırım" ifadelerini kullandı. Trump'ın saldırıları durdurma kararı, cuma günü Umman'dan bir diplomatik heyetin Tahran'a ulaşmasının ardından geldi. Heyetin, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı görüşmek amacıyla İranlı yetkililerle temaslarda bulunduğu belirtildi. Bölgeden iki kaynak, müzakerelerde önemli ilerleme sağlandığını ve hafta sonu içerisinde Umman ile İran arasında bir anlaşmanın imzalanabileceğini aktardı. Ardından Başkan Trump'ın, önerilen anlaşmayı kabul edip etmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.