26 Temmuz 2026
25.3 C
İstanbul

Demirtaş: Resim yaptığım o iki saat, cezaevinde olduğumu tamamen unuttuğum saatlerdir

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, cezaevindeki dördüncü yılını doldururken, 45 isimden gelen 45 farklı soruya yanıt verdi. Demirtaş, dilden edebiyata, siyasi gündemden ekonomiye gelen tüm soruları yanıtlarken, gazeteci Barış Terkoğlu’nun sorusuna “Ben siyasetçiyim ve HDP dışındaki hiçbir örgütsel yapıya bağlı ya da tabi değilim. Silah ve şiddet yöntemini de benimsemediğim, doğru bulmadığım için demokratik siyaset yolunu tercih etmiş bir siyasetçiyim. Demokratik siyaset, şiddetin alternatifi ve panzehiridir. Tüm sorunların barışçıl siyasi yollarla çözülmesi gerektiğine inandığım için de HDP’de siyaset yapıyorum” şeklinde yanıt verdi.

1+1 Forum, 45 isimden Demirtaş’a yönelik aldığı soruları ve yanıtları yayımladı. Demirtaş, 45 insanın soru göndermesini çok anlamlı bulduğunu belirterek, “Her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Soruların hepsi çok nitelikli. Dilerim, bu röportajı sonuna kadar okumaktan imtina etmezsiniz. Başta sorularını ileten değerli arkadaşlarıma olmak üzere, iki kişilik hücremizden herkese yürek dolusu sevgilerimizi, selamlarımızı gönderiyoruz” dedi.

“Resim yaptığım o iki saat, cezaevinde olduğumu tamamen unuttuğum saatlerdi”

Demirtaş, cezaevinde çizdiği resimlerle ilgili ressam Ahmet Güneştekin’in sorusuna, “Değerli hücre arkadaşım Abdullah Zeydan ile birlikte, haftada iki saat, hücreden bozma bir atölyede, infaz memurlarının gözetiminde resimle uğraştım biraz, hepsi o. Resim yaptığım o iki saat, cezaevinde olduğumu tamamen unuttuğum saatlerdi, bundan emin olabilirsiniz” derken, şöyle devam etti:

“Öyle ressam bir yönüm yok. Lisede resim derslerinde iyiydim sadece. Zaten korona salgını nedeniyle neredeyse dokuz aydır atölyeye gitmemiz de yasak. Odaya renkli kalem bile verilmiyor. Dolayısıyla artık resimle ilgilenemiyorum.”

“Demokratik siyaset, şiddetin alternatifi ve panzehiridir”

Gazeteci Barış Terkoğlu’nun “Demirtaş PKK’nın ya da Kandil’in vitrini mi, yoksa panzehiri mi?” sorusuna ilişkin “Ben siyasetçiyim ve HDP dışındaki hiçbir örgütsel yapıya bağlı ya da tabi değilim. Silah ve şiddet yöntemini de benimsemediğim, doğru bulmadığım için demokratik siyaset yolunu tercih etmiş bir siyasetçiyim” diyen Demirtaş, “Demokratik siyaset, şiddetin alternatifi ve panzehiridir. Tüm sorunların barışçıl siyasi yollarla çözülmesi gerektiğine inandığım için de HDP’de siyaset yapıyorum” ifadesini kullandı.

Demirtaş’ın 1+1 Forum’da yayımlanan röportajından bazı sorular ve yanıtları şöyle:

  • Ali Duran Topuz (gazeteci, GazeteDuvar’ın yayın yönetmeni): Son yerel seçimde büyükşehirlerde Kürtlerin oyları kilit rol oynadı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi oy desteğine karşılık bir tür cemile olarak Kürtçe kursları açtı. Fakat dünyanın en büyük Kürt nüfusunun yaşadığı İstanbul’u tanıtan 10 dilli, 20 dilli broşürlerde, kitapçıklarda Kürtçe yok, şehirde Kürtçe tabela yok, Kürtçe anons yok. Öte yandan, Kürt meselesi majör kavramlara kilitlenip kalmış görüntüsü vermiyor mu? Yani anayasal eşitlik, anadilde eğitim, siyasal katılım hakları etrafındaki tartışma ve kavgalar sürerken büyükşehirler Kürtçeyi hızla eritiyor. Kürtçenin tartışmalarda daha önde yer alması, Kürtçeye yönelik taleplerin daha da güçlendirilmesi gerekmiyor mu? Bu meseleye ilişkin diğer partilere dair gözlemlerinizi de merak ediyorum.

Kaygılarınıza da, eleştirilerinize de katılıyorum. Ancak Kürtçe dahil olmak üzere bütün dillerin korunabilmesi ve geliştirilebilmesi için bir kamusal destek politikasına ihtiyaç var. Yani anayasal ve yasal bir altyapı sağlanarak, bir devlet ve hükümet politikası olarak Kürtçenin her alanda kullanılması desteklenmediği sürece, baskı altındaki bir dilin korunabilmesi böyle bir çağda neredeyse imkânsızdır. O halde tüm dillere özgürlük sağlayacak bir hükümet programıyla merkezi yönetime, yani hükümete talip olmak en doğru seçenektir. Neden diğer partilerden talep edelim ki? İktidarda yer alıp biz çözelim sorunları. Bir halkın bu en temel hakkına saygı duymayan hiçbir siyasi anlayışın iktidar olma şansı yoktur bence, en azından HDP olmadan şansı yoktur diyelim. Biraz özgüvene ihtiyacımız var sadece. Talep eden değil, icra eden olalım artık. Neden biz de yönetimde olmuyoruz da, gelecek olan yeni yönetimden neyi nasıl talep edeceğimizi düşünüp duruyoruz?

  • İsmail Beşikçi (sosyolog): Anadil – Kürtçe yasakları her dönemde cumhuriyetin temel politikası olmuştur. Bu durumda, HEP, DEP, HADEP, HDP gibi siyasal partilerin yöneticilerinin, milletvekillerinin Kürtçeyi bizzat yaşayarak, ailesiyle, çocuklarıyla, Kürt halkıyla Kürtçe konuşarak Kürtçe yasaklarına karşı bir tutum izlemesi gerekli değil miydi?

Değerli hocam, “Bu konuda haklısınız” demekten başka ne diyebilirim ki? Ama gerçekten de karamsar olmaya gerek yok. Bütün bu sorunları en köklü, en demokratik şekilde çözmek için önümüzde halen ciddi fırsatlar, olanaklar var. Bir dilin varlığını korumak için önce onu kullanmak gerekir elbette. Ama o dilin kullanılmasını kolaylaştıracak bir yönetim anlayışına da ihtiyaç var. Madem Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin de devleti, o halde bunun her alandaki ve anlamdaki uygulamalarla hayata geçmesi gerekir. Bunu da ancak siyasi yönetimin içinde yer alarak çözebiliriz. Şu da yanlış anlaşılmasın, HDP iktidara gelince sorunların tamamı hızla çözülür diye bir şey demiyorum. İktidara, yönetime dahil olmak sorunların çözümünün önünü açar, sorunları çözmeyi kolaylaştırır sadece. Yoksa Kürtçe roman yazacak olan da, okuyacak olan da devlet değildir. Dil meselesinde devlet engel olmak yerine destekleyici olursa ilerleme daha rahat olur demek istiyorum sadece. Peki HDP iktidara gelemese dil ölsün mü? Öyle de değil. Bugünkü imkânlar ölçüsünde anadilini kullanmak ve geliştirmek istisnasız herkesin görev ve sorumluluğu olmalıdır. Benim altını çizdiğim nokta, siyasi vizyona ilişkin boyuttur.

  • Ahmet Güneştekin (ressam): Neredeyse dört yıllık bir tutsaklık nedeniyle özgürlüğünüzden yoksun bir süreç yaşıyorsunuz. Bu süreçte gözlemlediğim kadarıyla, gündeme ve kültürel yaşama hep dahil olup yaşama sevincinizi hiç kaybetmeden varlığınızı ülkeye ve dünyaya hissettiriyorsunuz. Kimi zaman öykü yazarak, kimi zaman müzik dahil sanat disiplinlerinde üretimler sunarak sanatın güçlü kıldığı insanlardan olduğunuzu gösteriyorsunuz. Bir sanatçı olarak resim yapmanızı çok değerli buluyorum. Bu süreçte renklerle çok birlikte oldunuz. Resim yapmak, renklerin iyileştirici etkisinde bir şeyler yaratmak size neler hissettirdi? Gelecekte, özgür dünyada renklerle ve sanatla ilgili bir dünyanın inşasına nasıl bir katkı sunmayı düşünüyorsunuz?

Burada resimle son derece amatör bir şekilde uğraştım. Değerli hücre arkadaşım Abdullah Zeydan ile birlikte, haftada iki saat, hücreden bozma bir atölyede, infaz memurlarının gözetiminde resimle uğraştım biraz, hepsi o. Resim yaptığım o iki saat, cezaevinde olduğumu tamamen unuttuğum saatlerdi, bundan emin olabilirsiniz. Öyle ressam bir yönüm yok. Lisede resim derslerinde iyiydim sadece. Zaten korona salgını nedeniyle neredeyse dokuz aydır atölyeye gitmemiz de yasak. Odaya renkli kalem bile verilmiyor. Dolayısıyla artık resimle ilgilenemiyorum. İleride resimle veya genel olarak sanatla ilgili bir üretimim olur mu, bilemiyorum doğrusu. Kişisel olarak edebiyatla uğraşırım herhalde. Ancak sanatın ve sanatçıların desteklenmesi için aklımda çok ciddi ulusal ve uluslararası ölçekte projeler var. Bir gün dışarıda olursam, konumum ne olursa olsun, bu projeleri hayata geçirmeyi, sanatçıları ve edebiyatçıları destekleyecek çalışmalar yapmayı çok istiyorum.

  • Ercan Kesal (oyuncu, yönetmen): Uruguaylı yazar Galeano yazma sebebini anlatırken “birlikte kurtulmayı umut ettiğim için yazıyorum” diyor. “Birlikte kurtulmak.” Politikacının da önünde sonunda vaat ettiği bir söylem bu. Engels de bir mektubunda, “ekonomi-politiğe dair tüm bildiklerimi Balzac’ın romanlarından öğrendim” diye yazıyor. Öte yandan, 1950’li yıllarda Demokrat Parti’de siyasetle uğraşan, bakanlık da yapan Samet Ağaoğlu yazmanın bizi içimizde biriken tortulardan temizleyeceğini söylüyor. Siz de hikâyeler yazıyor, meseller anlatıyorsunuz. Sadık okurlarınız var. Yazmak politik bir eylem midir? Neden yazıyorsunuz?

Eski zamanlarda “yazmak”, oldukça orijinal bir kişisel ifade biçimiydi. Yazdıklarınızın basılması, bunların okura ulaşması son derece ciddi süreçlerdi. Bu zorlu ve çoğu zaman da riskli süreçleri göze alabilmek için gerçekten de anlamlı bir dürtünüz olmalıydı, “Yazmasaydım ölürdüm” diyen Sair Faik gibi mesela. Ancak bana öyle geliyor ki, şimdilerde bu “yazmak”ın dürtüsü çok da anlamlı değil artık. Kalem bol, kâğıt bol, matbaa bol. İsteyen istediğini yazıyor, basamasa bile internette yayınlıyor. İsviçre’de hiç cinayet işlenmiyor denilmesi üzerine André Gide’in “O yüzden orada edebiyat yok” dediği söylenir. Bizde cinayet de, zulüm de maalesef bol bol olduğundan, derdimizi edebiyatla anlatmak da ciddi bir seçenek, bazen mecburiyet haline geliyor haliyle. Mesela Türkiye’de yazar sayısının düzenli okur sayısından fazla olma ihtimali var! Bu kötü bir şey mi? Valla edebi kaliteyi düşürdüğü, okurun nitelikli edebiyatla buluşmasını da zorlaştırdığı kesin. “Peki durum buyken sen niye yazıyorsun kardeşim” diye sorarsan, yazdıklarımın içimde durmasındansa dışımda durması daha az yoruyor beni. Bir sürü paydaş buluyorum dertlerime, düşüncelerime. Bu da şu hapishane hücresinde yürüttüğümüz zorlu mücadelede iyi geliyor bana. Büyük bir destek ve dayanışma hissediyorum bu şekilde. Ve elbette edebiyat benim mücadele hayatımın bir parçasıdır. Politik bir duruştur, en azından ben öyle bakıyorum. Böyle bakmayan edebiyatçılara da saygı duyuyorum tabii. Politik edebiyat has edebiyatı zehirliyor diyenlere ise asla katılmıyorum. Politik olmayan ne kaldı ki?

  • Özcan Alper (yönetmen): Sevgili Demirtaş, öncelikle sizin, hücre arkadaşınızın ve tüm siyasi tutsakların bir an önce özgürlüğünüze kavuşmanızı diliyorum. Siyasetteki dilinize, cezaevinde başladığınız edebiyat ve yaptığınız resimlere bakınca bana daha çok John Berger’ı hatırlatıyorsunuz. Özellikle siyasetteki temsiliniz sanki onun “yetimler ittifakı” vurgusunu hatırlatıyor. Ama ben tek soru hakkımı şimdilik sinemadan yana kullanmak istiyorum. Eğer bir gün hayatınız bir sinema filmi olsaydı, ki çok uzak bir ihtimal değil, çocukluğunuzdan acı ve tatlı, unutamadığınız bir anınızı paylaşmanızı isteseydik bu nasıl bir sahne olurdu?

Hayatım film olacak kıvamda değil, ama yine de bir gün biri çekerse diye kısa bir şey anlatayım. Yedi yaşımda falan olmalıyım. Diyarbakır’da yazın Küpeli ve Dıngılava havuzları, şehrin en kalabalık serinleme mekânlarıydı. Biz de amcam, dayılarım, benden yaşça büyük bir kuzenim (ki adının Mahmut olduğunu söyleyip herkesin içinde rencide etmek istemiyorum kendisini), abim ve yaşıtım kuzenlerimle kalabalık bir aile grubu olarak Küpeli havuzuna gitmiştik. En küçükleri bendim. Yaşça benden büyük olanlar iyi yüzüyor, yaşıtlarım çata pata yüzüyor, bense yüzemiyorum. Elimle, ayağımla kendimi ıslatıp güneşe yayılıyorum sadece. Sonra bir an, bu Mahmut Abi, beni halter gibi kaldırıp havuzun kenarına getirdi. Bizimkiler gülüyor, ben de gülüyorum tabii. Atacak değil ya beni havuza! Yüzme bilmiyorum bir kere. Şu Mahmut Abi de çok komik biri diyorum, kendi kendime. Ne atması ya, öyle şey mi olur. Ama attı. Resmen havuzun ortasına fırlattı beni ki, kendimi Mersin’den Kıbrıs’a fırlatılmış gibi hissettim. Öyle uzun sürdü suya düşmem. Havuzun o kısmı da bir metreden derin. Bir buçuk metre falan. Atılmanın şiddetiyle dibe batmam haftalar sürdü zaten, bunun bir de yüzeye çıkması var. Ayrıca amcamın, dayımın yetişip beni kurtarması var. Nereden baksanız bir buçuk ay sürer. Suyun altında bunları düşünüp panikliyorum tabii. Yok diyorum, bunlar benim cenazemi bile aylarca bulamazlar. Ulan Mahmut Abi, yazık değil mi bana? Yedi yaşımdayım, daha yaşamaya başlamadım bile. Annemi düşündüm sonra. Nasıl ağlıyorum suyun altında. En azından bana öyle geliyor. Sonra bir mucize oldu ve suyun üstüne çıktım. İki saniye sonra da havuzun kenarında dimdik ayaktaydım. Her şey beş saniye önce bıraktığım gibiydi. Tek bir farkla, yüzme öğrenmiştim artık. Sağol Mahmut Abi.

  • Şanışer (müzisyen): Ben her geçen gün müziğin ve sanatın değiştirici gücüne olan inancımı yitiriyorum maalesef. Orada bulunduğunuz sürede pek çok sanat eseri verdiğinizi göz önünde bulundurarak size şunu sormak istedim: Sanat, sanatçıyı rahatlatmaktan, tedavi etmekten daha büyük bir amaca hizmet edebilir mi gerçekten?

Arkadaşlarınla birlikte yaptığın “Susamam”ı biz burada, kör bir hücrede televizyondan dinledik ve şarkının bizi iyileştirdiğini hissettik. Çok samimiyim, gerçekten öyle oldu. Çok moral bulduk. Böyle böyle ayakta kaldık burada. Direnişlerin, sanatın, edebiyatın, kalabalıkların dışarıdan gelen sesi sadece hapishanelere değil, açık bir cezaevine dönüşmüş ülkeye de iyi geliyor. Yapılan hiçbir güzel şey boşa gitmiyor, emin olabilirsin. Dewamke 🙂

  • Tuğrul Eryılmaz (gazeteci): Evinize girer girmez ilk dinleyeceğiniz özgürlük müziği ve yapacağınız yemek ne olacak?

Yıllarca hapislikten sonra eve girer girmez ille de yemek yapıp özgürlük müziği dinle diyorsanız tamam, öyle yapayım 🙂 Ciwan Haco’dan “Diyarbekir Mala Min a”yı dinleyip sarımsaklı bir Zaza yemeği olan zerbêti yapardım. O kadar sarımsaklı yedikten sonra evde herkes benden uzak durur artık, canın sağolsun Tuğrul Abi.

  • Ümit Ünal (yönetmen, senarist): Devran‘daki “Gün Olur Devran Döner” hikâyesinde, savcının yaşadığı acı hesaplaşmadan etkilenmiştim. Sadece acıyla değil, kara mizahla yoğrulmuş “Kobay”, “Cenaze Levazımatçısı” gibi hikâyeler de çok çarpıcıydı. Memleketimden İnsan Manzaraları‘nı düşündüm, Bir Zamanlar Anadolu’da‘yı düşündüm. Hikâyeleriniz sinemaya da çok yakın. (Bir tanesinin Ümit Kıvanç tarafından kısa film olarak çekildiğini biliyorum.) Sinemada sizi etkileyen filmler, yönetmenler kimler? Yeni edebiyat çalışmalarınız var mı?

Evet, sevgili Ümit Kıvanç, “Ah Asuman” öykümden yola çıkarak bir kısa film çekti. Bu vesileyle, emeği geçen herkese bir kez daha teşekkür ediyorum. Başka da çekilirse sevinirim tabii ki. Kim mutlu olmaz ki böyle bir şeyden. Yönetmen, senarist, oyuncu hafızam maalesef ki çok zayıf. Sinema alanında obur bir tüketiciyim sadece. Esaretin BedeliPiyanistApartmanKelebeğin Rüyası gibi filmler, son zamanlarda televizyondan da tekrar izlediğim için hemen aklıma gelen ilk birkaç film. Yeni edebiyat çalışmalarım da var maalesef. Yazmayacağım demiştim, ama halen yazıyorum. Yayınlanmasa bile yazmak istiyorum.

  • İrfan Aktan (gazeteci): “Gün Olur Devran Döner” öykünüzde karakolda işkenceyle öldürülüp “terörist” diye kayda geçirilen Devran Sürgücü’nün hikâyesini okuyoruz. Devran’ın ölüm tutanağına imza atan, işkenceyi örtbas eden savcı Salim Bey, olaydan yirmi beş sene sonra Devran’ın köyüne, babasına konuk oluyor. Devran’ın babası Hasan Sürgücü’nün oğullarının öldürülmesinde parmağı olan birini ağırlaması, ona beklenen tepkiyi göstermemesi, o anlamlı tepkisizlik, derin sessizlik bize ne anlatıyor? Siz Hasan Sürgücü olsaydınız, aynı şeyi yapar mıydınız?

Hasan Sürgücü olsaydım aynı şeyi yapar mıydım? Zor soru gerçekten. Hasan Sürgücü olmak kolay iş değil. Hasan Amca’nınki tepkisizlik değil aslında. Gelenekle yoğrulmuş sabrın ve erdemin büyük bir tepkisi diyebiliriz. Onunkisi, karşısındaki alçalmayı kendi ağırlığıyla ezmek. Henri Charrière’nin Kelebek romanındaki kahramanı Kelebek gibi, Hasan Amca da yılların verdiği olgunlukla intikam duygusunu erdeme dönüştürmeyi başarıyor. Az bir şey değil bu ve bence çok saygın bir tutum.

  • Çiğdem Toker (gazeteci):Sayın Demirtaş, sağlık ve dirayet dileğiyle… Cezaevleri bünyesindeki 309 iş yurdunda, hükümlü ve tutuklular çalıştırılarak birçok alanda üretim yapılıyor. 180’in üzerinde işkolunda mobilya, konfeksiyon, deri, seracılık, kaz yetiştiriciliği, büyükbaş, gıda, oda parfümü, geleneksel el sanatlarına uzanan bir çeşitlilik mevcut. Dahası, bakanlığın özel sektörle yaptığı protokollerle, hükümlüler bu iş yurtlarında dünyaca tanınmış giyim markaları için bile üretim yapıyor.
  • Bu üretimden Adalet Bakanlığı önemli bir gelir sağlıyor. Son İşyurtları Faaliyet Raporu’na göre, 2019’da elde edilen toplam gelir 4,6 milyar TL. Bu tutarın 3 milyar TL’sini mal ve hizmet satış gelirleri oluşturuyor. Buna karşılık bu geliri yaratan 60 bin 767 hükümlü ve tutukluya ödenen toplam yevmiye tutarı 77 milyon 689 bin 123 TL. Tutuklu ve hükümlülere ödenen yevmiye tutarları ise şöyle: Ustalara 17,25 TL, kalfalara 15,25 lira, çıraklara da 14 lira. Adalet Bakanlığı yönetmeliğinde bu faaliyetin amacı “hükümlüleri topluma kazandırmak ve meslek sahibi olmalarına yardımcı olmak” diye açıklanıyor. Ancak, bu devasa üretim kapasitesinin gönüllülük esasına dayandığı açıklansa da, hükümlülerin uzun çalışma saatlerinden yakındığı biliniyor. Bu tabloya “içeriden” –hukukçu kimliğinizle de– baktığınızda, iş yurtlarındaki faaliyetlerin, mahkûmları topluma kazandırma amacının ötesine geçerek, muhtemelen bir kısmı yeni cezaevlerinin ihale finansmanında da kullanılan, Hazine’ye gelir yaratan bir ucuz iş gücü olarak görüldüğünü söylemek mümkün mü? Değerlendirmeniz nedir?

Çok fazla gündeme gelmeyen bu konu hakkındaki sorunuz için çok teşekkür ediyorum. Hapishanelerde çalıştırılan adli mahkûmların emeklerinin sömürülmesi tam bir utançtır. Bu vesileyle meslek edinenler de olabilir, ama asıl amaç asla “topluma kazandırma” falan değildir, bedava iş gücünden acımasızca yaralanmaktır. Hapishaneler yoksullarla doludur ve yoksullar, dışarıda olduğu gibi içeride de ağır sömürü altında. Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk‘ta söylediği gibi, “yoksulun hemen tüm arzularının cezası hapistir”. İçerideki adli mahkûmların birçoğu, kantinden su ya da sigara alamayacak, ailesine telefon edemeyecek kadar bile parasız, sahipsiz, yoksuldur. Yoksullaştırma ve suça itme, birbirleriyle bağlantılı ve stratejik bir politikadır. İçerideyken emek sömürüsü ise tam da kapitalizmin entegre işleyişinin bir parçasıdır. Kişiyi hiçleştirme, devlet zoru karşısında kişiliksizleştirme, biat eden bir karakter yaratmak asıl amaçtır. “Topluma kazandırma” gibi açık olmayan kavramlar, asıl amacı saklamaya dönüktür sadece. Dışarıdakiler bu konu üzerinde daha fazla durabilse keşke.

  • Uğur Gürses (ekonomist): Ekonomik koşullar giderek kötüleşirken, salgınla beraber daha da ağırlaştı. Milyonlarca çalışan işini kaybederken, milyonlarcası da kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin bağlantılı işsizlik ödeneği ile “işbaşında olmadan işi olarak”, ama işsizlik kıyısında durarak yaşamını idame ettiriyor. İktidar ise bu ekonomik sonuçları, siyasi kutuplaşmayı yükselterek, uluslararası ihtilafları derinleştirerek konsolide etmeye çalışıyor. 2019 seçimleri farklı kesimlerin uzlaşmasıyla bu girdaptan çıkış için büyük bir umut yarattı. Yazdığınız “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerisindeki temel unsurlar siyasetin “normalleşmesi” bağlamında ekonomik krizden çıkışın da temel reçetesi aynı zamanda. Bunun için farklı siyasi mahallelerin ittifakında yol haritasını nasıl öngörüyorsunuz?

Devletin ve toplumun demokratikleşmesi beraberinde ekonomik büyümeyi getirebilir, bu mümkündür. Ama mesela bizim savunduğumuz şey ekonomik büyüme değil, üretime dayalı kalkınmadır. Burada da marjlarımız var; üretim doğa katliamına yol açmayacak, emek sömürüsüne dayanmayacak, iş yaşamında cinsiyetçilik olmayacak, sosyal devlet azami düzeyde devreye girecek ve gelir-vergi adaleti sağlanacak. Dolayısıyla, demokrasi ittifakı eşittir demokratik ekonomi anlamına gelmiyor. Ancak ortak bir ekonomik programda, hiç değilse geçiş süreci için, anlaşabilmenin yollarını da bulmak zorundayız. Sonrasında da eğer demokratik siyaset imkânı tüm kesimler açısından adil bir ortama kavuşmuşsa elbette herkes kendi ekonomi programıyla bir sonraki seçime hazırlanacaktır.

  • Banu Güven (gazeteci): Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı (AİHM) Robert Spano Türkiye ziyaretinde Erdoğan ile görüştü, İstanbul Üniversitesi’nden fahri doktora unvanını kabul etti, Mardin’de AKP’nin İl Başkanı ve atadığı kayyum ile de bir araya geldi. Siz hem Büyük Daire’de görülen duruşmanızdan çıkacak kararı bekleyen bir başvurucu hem de bir hukukçu olarak AİHM başkanının bu temaslarını nasıl yorumluyorsunuz? Yargıç Spano’ya ne demek istersiniz?

Hâkimler görüntüde de bağımsız ve tarafsız olduklarına dair izlenim vermek zorundadırlar. Yani sadece yargılama usûlünde veya kararlarında bağımsız ve tarafsız olmaları yetmez. Bu konuya da AİHM’in birçok kararında değinilmiştir. Ben daha ne diyebilirim ki? Kendileri bunu defalarca demişler zaten.

  • Barış Terkoğlu (gazeteci): PKK ile ilişkili olmakla suçlanarak yargılanıyorsunuz. Öte yandan azımsanmayacak sayıdaki kimi destekçilerinize göre siz PKK’ya ya da Kandil’e karşı tavrınızın kurbanı oldunuz. Bunlardan hangisi doğru? Demirtaş PKK’nın ya da Kandil’in vitrini mi, yoksa panzehiri mi?

Ben PKK üyesi veya yöneticisi olsaydım bunu en azından mahkemede asla gizlemezdim. Neysem oyum. Saklayacak, gizleyecek hiçbir şeyim yok. Yasadışı bir faaliyetim yok. Zaten hakkımda öyle bir iddia da yok. Twitter hesabımda açıkladığım ve mahkemede hepsi de çürütülen birkaç somut iddia dışında, iddianamelerin tamamı kamuoyunun duyduğu, bildiği konuşmalarımla doludur. Savcılar bu konuşmalarımdan yola çıkarak PKK kurucusu ve yöneticisi olduğumu iddia edip dava açtılar. Bu da beni PKK yöneticisi yapmaz. Ben siyasetçiyim ve HDP dışındaki hiçbir örgütsel yapıya bağlı ya da tabi değilim. Silah ve şiddet yöntemini de benimsemediğim, doğru bulmadığım için demokratik siyaset yolunu tercih etmiş bir siyasetçiyim. Demokratik siyaset, şiddetin alternatifi ve panzehiridir. Tüm sorunların barışçıl siyasi yollarla çözülmesi gerektiğine inandığım için de HDP’de siyaset yapıyorum.

  • Erdal Er (gazeteci): “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışınızdan sonra Erdoğan’ın yakın çevresine “bana ihanet ettiler” dediği, bu nedenle size kişisel husumet beslediği, bunun sonucu olarak hapiste olduğunuz söyleniyor. Bu iddiaya yorumunuz nedir? Sizin Erdoğan’la kişisel bir sorununuz var mı? Türkiye’de ekonomik, siyasi krizin aşılması, barış ve demokrasinin sağlanması için Erdoğan nasıl bir rol oynayabilir? Çözüm için siyasi rakibiniz Erdoğan’la el sıkışır mısınız? AKP ile HDP yan yana gelebilir mi?

Kişisel husumetin kısmen payı olsa bile asıl neden HDP’nin politik çizgisidir. İçeride olmamızın nedeni de partimizin her konudaki duruşunu savunmamızdır. Erdoğan ile nasıl bir kişisel sorunum olabilir ki? Ben bir siyasi rehine olarak hapisteyim. Kurumsal ve radikal demokratik adımlar cesaretle atılırsa kaos durumundan çıkış mümkün olabilir. Benim ve arkadaşlarımın şahsi özgürlüğünden çok, toplumun özgürlüğünün ve Türkiye’nin demokrasisinin gelişmesi önemlidir. Samimi ve somut demokratik adımları, HDP dahil tüm partilerin destekleyebileceğini düşünüyorum. Elbette demokratikleşmeye en fazla katkı sunması beklenenler, muhalif demokrasi güçleridir. Ancak toplum bu kadar acı çekerken, açlık ve işsizlikle kıvranırken iktidar samimi adımlar atarsa burada aslolan toplumun kazanımını gözetmek olacağından, elbette aklı başında hiç kimse reforma karşı çıkmaz. Reform ve demokrasi adımlarını isimler üzerinden değil, genel ilkeler ve toplumun yararı üzerinden tartışmak yararlı olur. Oyalama ve aldatmaya dönük sözde reform girişimleri ise mevcut krizi derinleştirmekten başka işe yaramaz. Şu andaki sorunları ve krizi yaratan biz değiliz, ama çözüm konusunda kendimizi sorumlu hissederiz. Yeter ki ciddiyeti ve samimiyeti görelim. Bu düşüncelerim, iktidarından muhalefetine tüm partilere yöneliktir. Ve elbette demokratik reformların siyasi muhatabı kurumsal olarak partimiz HDP’dir. Konuşulması gereken, görüşü alınması gereken HDP’dir. HDP’yi dışlayan ve yok sayan hiçbir demokrasi hamlesinin ve demokrasi bloğunun başarı şansı olmaz, samimiyeti de sorgulanır. Ben de buradan tüm gelişmeleri büyük bir dikkatle ve sabırla izlemeye devam edeceğim.

  • Korkut Boratav (iktisatçı): Sizce 7 Haziran seçimleri sonrasında, AKP’nin 1 Kasım seçimlerini kazanmasında HDP’nin ve Kürt hareketinin doğrudan veya dolaylı sorumluluğu nedir?

Kürt hareketinin tümü adına konuşamam. Sivil toplum örgütleri, medyası, çeşitli platformları, gençlik ve kadın hareketleriyle devasa bir alandır çünkü. Ama o dönemde HDP eşbaşkanıydım ve 7 Haziran 2015 ile 1 Kasım 2015 arasında, yerelde iktidar olduğumuz 12 merkezin, hükümetin talimatıyla tanklarla yerle bir edildiğini, binlerce insanın yaşamını yitirdiğini, yaralandığını, 500 binden fazla kişinin iç göçe tabi tutulduğunu, genel merkezimiz dahil olmak üzere parti binalarımızın yakıldığını ve seçim ofislerimizin saldırıya uğradığını, Suruç’ta ve Ankara’da Türkiye tarihinin en büyük kitlesel katliamlarının yapıldığını, seçim çalışmalarımızın zorbalıkla engellendiğini, medya ambargosu uygulandığını, ama tüm bunlara rağmen Meclis’e girebildiğimizi hatırlıyorum. Fakat AKP’ye seçim kazandırmak için doğrudan ya da dolaylı bir faaliyet içinde olmadığımızı herkesin yakından bildiği inancındayım.

  • Mehmet Atlı (müzisyen): “Türkiyelileşmek” siyasetinin Kürtlerde bir kimlik tartışmasını tetiklemesi kaçınılmaz. Madalyonun öbür yüzünde Türklerin/Türkiye’nin de biraz “Kürtleşmesi” gerekmiyor mu? Bu açıdan nasıl bir tablo görüyorsunuz?

Kimsenin istemediği bir şeye zorlanmaması gerekir. Kimse ne Türkleşsin ne de Kürtleşsin. Sanırım sizin söylemek istediğiniz, Türkiye toplumunun da Kürtleri biraz tanımaya, anlamaya, saygı duymaya, Kürtlerin dilini ve kültürünü öğrenmeye çalışması lâzım. Bu açıdan haklısınız, katılıyorum size. Türkiyelileşme politikası bunu da içermeli, yoksa eksik kalır.

  • Nevşin Mengü (gazeteci): Siyasette bir Z kuşağı rüzgârı esti. Muhalefet Z kuşağına ümit bağlamış durumda. Z kuşağı gençler iktidara daha mesafeli dururken, muhalefete daha sıcak bakıyor. Hem MHP hem HDP bu kuşak arasında daha popüler. Bunu neye bağlıyorsunuz? Muhalefetin, iktidar olmak için tek ümidi Z kuşağı mı?

Gençlerin umut haline gelmesi bence çok önemli ve anlamlı. Siyasi partiler Z kuşağını oy deposu olarak görüyor. Elbette bu yaklaşım son derece çiğ ve ucuzdur. Önümüzdeki seçimde Z kuşağının nasıl davranacağını bilemiyorum. Ama ben gençlerden, HDP’ye sadece destek vermelerini değil, HDP yönetimine etkili bir şekilde girmelerini de rica ediyorum. HDP’de milletvekilli, belediye başkanı veya parti yöneticisi olmak için daha cesur ve özgüvenli davranmalılar. Artık süper hızlı zamanlardan geçiyoruz. HDP’de biz bile eskidik. Bence Z kuşağı, bütün partilerin yönetimini etkileyecek düzeyde aktif olarak siyasete girmelidir. Bunu CHP’li, AKP’li, MHP’li, Deva Partili, Gelecek Partili tüm gençler için söylüyorum. Kendilerine güvensinler, oy vermekle yetinmesinler. Tabii mümkünse oylarının çoğunu da bize versinler 🙂 Onları mahcup etmeyeceğiz.

Son Haberler

Trump, İran’a yönelik saldırıları durdurma talimatı verdi

ABD medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın orduya cuma günü İran'a yönelik askeri saldırıları durdurma talimatı verdiğini bildirdi. Böylece 13 gündür aralıksız devam eden günlük saldırı zinciri ilk kez kesintiye uğradı. 24 Temmuz 2026 Cuma günü, konuya yakın iki kaynak ABD merkezli Axios'a yaptığı açıklamada, Donald Trump'ın yaklaşık iki haftadır ilk kez ABD ordusunun sunduğu saldırı planını onaylamadığını aktardı. Trump, önceki 13 gün boyunca İran'daki hedeflere yönelik bombardıman emirlerini her gün veriyor ve bu saldırılar birkaç saat içinde uygulanıyordu. Ancak bu kararın geçici mi yoksa kalıcı bir duraklama mı olduğu henüz netlik kazanmadı. Analistler, Trump'ın bu kararının diplomasiye daha fazla fırsat tanıma isteğinin bir yansıması olabileceğini değerlendiriyor. Kaynaklar, ABD ordusunun geniş çaplı askeri saldırıların yeniden başlatılması ihtimaline karşı tüm planlarını hazır tuttuğunu, ancak Trump'ın şu ana kadar bu yönde yeni bir emir vermediğini belirtti. Güvenlik güçlerinin ise talimat verilmesi halinde kısa sürede yeniden harekete geçebileceği ifade edildi. Trump, söz konusu talimattan kısa süre sonra Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada, saldırıları sürdürme ya da artırma seçeneğinin hâlâ masada olduğunu söyledi. "Sahip oldukları her şeyi yok edebiliriz" diyen Trump, buna rağmen daha akıllıca stratejinin İran'la bir anlaşmaya varmak olduğunu ifade etti. ABD Başkanı, "Şu anda İranlılarla görüşüyoruz. Bence her geçen gün daha da yorgun düşüyorlar. Harekete geçmeye hazırız ve tamamen silahlıyız, ancak onlarla konuşuyoruz" dedi. Trump daha sonra Beyaz Saray muhabirleriyle düzenlediği resmi toplantıda ise, "İran'ın şu anda bir anlaşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum, ancak ben dinlemeye hazırım" ifadelerini kullandı. Trump'ın saldırıları durdurma kararı, cuma günü Umman'dan bir diplomatik heyetin Tahran'a ulaşmasının ardından geldi. Heyetin, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı görüşmek amacıyla İranlı yetkililerle temaslarda bulunduğu belirtildi. Bölgeden iki kaynak, müzakerelerde önemli ilerleme sağlandığını ve hafta sonu içerisinde Umman ile İran arasında bir anlaşmanın imzalanabileceğini aktardı. Ardından Başkan Trump'ın, önerilen anlaşmayı kabul edip etmeyeceğine karar vermesi bekleniyor.

17 yıl sonra bir ilk: BM Genel Sekreteri Guterres, Suriye’de

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, resmi ziyaret kapsamında beraberindeki heyetle Suriye’nin başkenti Şam’a gitti. SANA muhabirinin aktardığına göre, Guterres ve beraberindeki heyeti Şam Uluslararası Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani karşıladı. 17 yıl aradan sonra Şam’ı ziyaret eden ilk BM Genel Sekreteri olan Guterres’in, temasları kapsamında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile de bir araya gelmesi öngörülüyor.

Trump: İran’la ya anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili iki seçenek bulunduğunu belirterek, "Ya onlarla anlaşacağız ya da onları parça parça edeceğiz" dedi. Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'te düzenlediği basın toplantısında, ABD'nin İran politikasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İran yönetiminin anlaşma yapmak istediğini söyleyen Trump, "Bazen güçlü görünmek için anlaşma istemediklerini söylüyorlar ama gerçek bu değil" ifadelerini kullandı.    Trump, Tahran yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünü belirterek, "İki yol var: Ya onları parça parça dağıtabiliriz ya da onlarla müzakere edebiliriz. Şu anda yaptığımız da bu" diye konuştu. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in İran tarafıyla doğrudan temas halinde olduğunu söyleyen Trump, Tahran'ın son günlerde bir uzlaşmaya varma konusunda daha istekli göründüğünü ifade etti. Trump, "Bence akıllıca olan yol bu. Ancak diğer yol, yani savaş, belki daha kolay olabilir. Biz buna da hazırız. Hazırız ve silahlıyız" dedi. "Büyük saldırılar" konusunda karar vermedi İran'a yönelik kapsamlı bir askeri operasyon kararı alıp almadığı yönündeki soruya Trump, "Hayır, henüz karar vermedim çünkü şu anda onlarla konuşuyoruz" yanıtını verdi. Trump, Venezuela örneğini hatırlatarak, başlangıçta eleştirilen bazı kararlarının daha sonra destek gördüğünü belirterek, İran konusunda da benzer bir sürecin yaşanabileceğini söyledi. "Rusya ve Çin'in İran'a yardım edeceğini düşünmüyorum" Rusya ve Çin'in İran'a destek vereceği yönündeki iddiaları da değerlendiren Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in kendisine bu yönde güvence verdiğini dile getirdi. Trump, "Şi Cinping ve Vladimir Putin bana müdahil olmayacaklarını ve Tahran'a yardım etmeyeceklerini söylediler. Onlara güveniyorum ve beni hayal kırıklığına uğratacaklarını sanmıyorum" ifadelerini kullandı. Trump'ın açıklamaları, ABD ile İran arasında devam eden gerilimin sürdüğü ve diplomatik temasların devam ettiği bir dönemde geldi. Öte yandan New York Times'ın haberine göre Trump'ın, İran'a yönelik askeri seçenekleri değerlendirmek üzere Beyaz Saray Durum Odası'nda üst düzey askeri yetkililerle bir toplantı yapması bekleniyor.

ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması İsrail’de tepkiyle karşılandı

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan ve Riyad'ın Amerikan teknolojisiyle nükleer santral kurup uranyum zenginleştirmesine imkan tanıyan anlaşma, İsrail'de güvenlik endişelerine yol açtı. İsrailli muhalif siyasetçiler, anlaşmanın Ortadoğu'da nükleer silahlanma yarışını tetikleyeceğini belirtiyor. ABD ve Suudi Arabistan, Riyad'ın sivil nükleer program geliştirmesini öngören tarihi anlaşmaya imza attı.Çarşamba günü duyurulan ve yürürlüğe girmesi için ABD Kongresi'nin onayı gereken anlaşma, İsrail siyasetinde geniş yankı uyandırdı.İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar konuya ilişkin henüz resmi bir açıklama yapmazken, muhalefet ve eski üst düzey yetkililer anlaşmaya sert tepki gösterdi. Bennett: "Büyük bir stratejik başarısızlık" 27 Ekim'de yapılması planlanan seçimlerde yeniden başbakanlık koltuğuna oturmayı hedefleyen eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmanın İsrail'in güvenliğini tehlikeye attığını savundu. Bennett yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ile İsrail göz ardı edilerek yapılan bu nükleer anlaşma, büyük bir stratejik başarısızlıktır ve güvenliğimizi riske atmaktadır. Suudi toprağında uranyum zenginleştirilmesi, bölgede kontrolsüz bir nükleer yarışa yol açabilir" ifadelerini kullandı. "Çılgınca bir silahlanma yarışı başlayacak" Anlaşmaya bir tepki de eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman'dan geldi. Liberman, Suudi Arabistan'ın sivil programının nihayetinde askeri boyut kazanacağını öne sürerek şunları söyledi: "Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programı, nükleer silah elde edilmesiyle sonuçlanacak ve tüm Orta Doğu'da çılgınca bir silahlanma yarışına neden olacaktır." İsrail'in bölgedeki tek nükleer güç olma konumunu koruması gerektiğini vurgulayan Liberman, Tel Aviv yönetiminin ABD Kongresi nezdinde girişimde bulunarak anlaşmayı engellemesi gerektiğini kaydetti. Eski Savunma Bakanı Benny Gantz ise konunun bölgesel ittifaklardan bağımsız ele alınmasını eleştirerek, "Bölgesel ılımlı bir ittifakın parçası olmadan Suudi Arabistan'a sivil nükleer kapasite verilmesinin İsrail'in güvenliğine fayda sağlayacağını savunacak hiçbir güvenlik yetkilisi yoktur" değerlendirmesinde bulundu. 123 Anlaşması imzalandı 22 Temmuz 2026'da ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman, kamuoyunda "123 Anlaşması" olarak bilinen çerçeve metni ve beraberindeki güvenlik garantileri anlaşmasını imzaladı. ABD Enerji Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ve onlarca yıl sürecek stratejik bir ortaklığın hukuki zeminini oluşturduğu kaydedildi. Anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) sıkı denetimi altında Suudi Arabistan'ın elektrik üretimi için Amerikan teknolojisini kullanmasına imkan tanıyor. Böylece Riyad yönetimi, petrole olan bağımlılığını azaltmayı hedeflerken, ABD'li şirketler için de Suudi nükleer pazarına giriş fırsatı doğuyor. Wright: "Trump sayesinde nükleer rönesans başladı" İmza töreninin ardından konuşan ABD Enerji Bakanı Chris Wright, anlaşmanın en yüksek güvenlik ve nükleer silahların yayılmasını önleme standartlarına sahip olduğunu vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump'ın vizyonuna dikkat çeken Wright, "Başkan Trump sayesinde ABD'nin nükleer rönesansı başladı. Bu adım, her iki ülke halkına uzun vadeli ekonomik ve stratejik kazançlar sağlayacaktır" dedi. ABD Kongresi'nin onayına sunulacak olan anlaşmanın temel hedefleri arasında ABD nükleer teknolojisinin ihracatını artırmak, nitelikli istihdam yaratmak ve Washington-Riyad hattındaki stratejik ortaklığı derinleştirmek yer alıyor.

Rojava Üniversitesi’nde kritik görüşme: Şam’daki yükseköğretim sistemine bağlanacak

Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun akademik ve hukuki kriterlere göre yürütülerek, öğrencilerin eğitim hakkı ile akademik kadroların haklarının esas alınacağını söyledi.  Suriye Yükseköğretim ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı Mervan El Helebi, Kamışlo’da bulunan Rojava Üniversitesi'nin yükseköğretim sistemine entegrasyonunun öğrencilerin ve akademik kadroların haklarını esas alan kapsamlı bir akademik ve hukuki çerçevede yürütüleceğini açıkladı. Haseke Valisi Nureddin İsa'nın da dahil olduğu, Rojava Üniversitesi Meclisi ile gerçekleştirilen görüşmede entegrasyon sürecine ilişkin hazırlanan yol haritasının ele alındığını belirten El Helebi, sürecin aşamalı ve planlı biçimde ilerleyeceğini ifade etti. İlk aşamada üniversitenin akademik ve idari yapısı, eğitim programları, öğrencilerin durumu, akademik kadrolar ve eğitim altyapısının kapsamlı biçimde değerlendirileceğini kaydeden El Helebi, "Amaç, öğrencilerin hiçbir hak kaybına uğramamasını ve eğitim süreçlerinin kesintisiz devam etmesini sağlamaktır" dedi. İkinci aşamada ise müfredatın, akademik kararların ve ders saatlerinin bilimsel ölçütler doğrultusunda uyumlaştırılacağını belirten El Helebi, ders denkliklerinin sağlanması ve akademik gerekliliklerin yerine getirilmesi için adil bir mekanizmanın oluşturulacağını söyledi. "Bu sayede entegrasyon süreci düzenli şekilde ilerleyecek, eğitim kalitesi ve akademik standartlar korunacaktır" diyen El Helebi, ilerleyen aşamalarda Hesekê'deki yükseköğretim kurumları arasındaki bütünleşmeyi güçlendirecek hukuki ve akademik düzenlemelerin de tamamlanacağını ifade etti.  Bakanlığın, öğrenciler ve akademik kadroların haklarını güvence altına alacak teknik ve hukuki değerlendirmeler tamamlanmadan herhangi bir adım atmayacağını vurgulayan El Helebi, sürecin adalet ve şeffaflık ilkeleri temelinde yürütüleceğini kaydetti.

New York Belediye Başkanı Mamdani, Netanyahu’yu tutuklama yetkisinin olmadığını söyledi

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, 22 Temmuz'da İsrail...

İran’dan ABD’ye: Nükleer tesislere saldırı olursa sert karşılık veririz

İran'ın Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı, ABD'nin ülkenin nükleer tesislerine saldırması halinde komşu ülkelerdeki Amerikan üslerine sert karşılık vereceklerini açıkladı. Hatemül Enbiya Merkez Karargâhı dün gece yayımladığı açıklamada, ABD'nin İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer ve diğer hassas tesislerine saldırı tehdidinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada, "ABD'nin saldırgan ordusu böyle bir aşamaya geçerse, bunu bölgedeki savaşın daha da genişletilmesi olarak değerlendireceğiz. ABD'nin, müttefiklerinin ve bu asi ve savaş yanlısı ülkeyi destekleyenlerin tüm çıkarları, İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nin güçlü saldırılarının hedefi olacaktır" denildi. Trump: Nükleer malzemelerin saklandığı bölgeleri bombalayacağız Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün İran'a yönelik yaptığı uyarının ardından geldi. Trump, Tahran'ın nükleer ekipman ve malzemelerini sakladığı düşünülen noktalara "çok yakında" saldırabileceklerini söylemişti. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirmede kullanılan santrifüjleri daha güvenli bölgelere taşıdığına inanıp inanmadığı sorusuna ise, "Hareketliliğin farkındayız. Büyük olasılıkla o bölgeleri çok yakında vuracağız" yanıtını verdi. İran'ın ABD saldırılarını engelleyemeyeceğini öne süren Trump, "İran bize karşı hiçbir şey yapamaz. Normalde böyle konuşmam ama eğer o yerleri koruyabileceklerini düşünseydim bunu söylemezdim. Tekrar ediyorum, o bölgeleri çok yakında vuracağız" ifadelerini kullandı. Trump'ın hedef gösterdiği yerlerden biri de Kuleng(Kazma) Dağı oldu. Kuleng Dağı neden önemli? Kuleng Dağı (Kuh-e Kolang Gaz La), İran'ın merkezinde yer alan İsfahan eyaletinde bulunmaktadır. Tahran'ın yaklaşık 220 kilometre güneyindeki stratejik Natanz nükleer tesisinin hemen 1.5 kilometre yakınında yer alır  Kuleng Dağı'nın altında gizli ve derin bir yer altı nükleer tesisi bulunduğu iddia ediliyor. İsrail ve ABD istihbarat kurumları, İran'ın hava saldırılarından korumak amacıyla binlerce uranyum zenginleştirme santrifüjünü bu tesise taşıdığına inanıyor. Tesis o kadar derindedir ki, ABD'nin en güçlü sığınak delen (bunker-buster) bombalarının bile burayı tamamen imha etmekte zorlanacağı belirtilmektedir. Trump, burayı "tam giriş kapısından" vurarak tünelleri kapatmakla ve İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemekle tehdit etmektedir. Tesisin kapıları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerine kapalı olduğu için, ABD burayı tamamen "karanlık bir nükleer kutu" ve en büyük tehdit odağı olarak görmektedir

Türkiye Gündemi

Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasına ilişkin detayları paylaştı

Adalat Bakanlığı Gülistan Doku soruşturması kapsamında bugün 5 ilde düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 15 kişinin kim olduğu, neyle suçlandıkları ve bağlantıları hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Bakanlık, Gülistan Doku’nun kaybolduktan bir gün önce gittiği Tunceli Devlet Hastanesi’nde kayıtları sildiği tesğit edilen personel ile doktarların eylemleri hakkında detayları paylaştı. Adalet Bakanlığı’nın basın bilgilendirme notunda kamuoyunun şu ana kadar bilmediği bilgileri yer aldı. Notta, Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmalar kapsamında, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda bugün 5 ilde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildiği belirtildi. Soruşturmalarda elde edilen yeni deliller, bilirkişi raporları, dijital incelemeler, Sağlık Bakanlığı kayıtları, HTS ve MASAK analizleri ile tanık ve gizli tanık beyanları doğrultusunda; aralarında sağlık çalışanları, bilgi işlem ve veri giriş personeli, güvenlik korucuları, bir iş insanı ve bir bilişim şirketi sahibinin de bulunduğu 15 şüphelinin gözaltına alındığu kaydedildi. Operasyonların, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Elazığ, Malatya ve Dersim’de; Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla ise Ankara, İstanbul, Elazığ ve Dersim’de eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği ifade edildi. Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapıldığı, kayıtları silme olayının bir parçası olan hastanede görevli bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın  hesabına para aktarıldığı belirtildi. Para aktaran kişinin firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası Yoldaş Altaş olduğu görüldü. Bakanlığın ilgili açıklaması şöyle: Hastane kayıtlarının silindiği tespit edildi “Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesindeki sağlık kayıtları üzerinde ayrıntılı teknik inceleme yapılmıştır. Yapılan incelemelerde, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydının bulunduğu, ancak bu tarihe ait log kayıtlarının sistemden silindiği belirlenmiştir. Söz konusu tarihte yalnızca Gülistan Doku’ya değil, hastaneden hizmet alan kişilerin tamamına ait log kayıtlarının yok edildiği; buna karşılık aynı güne ait vizit ve muayene kayıtlarının sistemde bulunmaya devam ettiği tespit edilmiştir. Log kayıtlarının tümüyle silinmesinin teknik bir arızadan kaynaklanmadığı, işlemin teknik bilgi gerektiren kasıtlı ve yoğun bir müdahale sonucunda gerçekleştirildiği değerlendirilmiştir. SAĞLIK BAKANLIĞININ İNCELEMESİYLE ORTAYA ÇIKARILDI Sağlık Bakanlığı Sağlık Bilgi Sistemleri Genel Müdürlüğü ile Siber Olaylara Müdahale Merkezi tarafından Türkiye genelindeki veri tabanlarında 28 milyonu aşkın kayıt üzerinde inceleme yapılmıştır. İncelemeler sonucunda, Gülistan Doku adına 8 Ocak 2020 günü saat 16.04.51’de SİSOFT Hastane Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden SGK provizyonu alındığı, dört saniye sonra benzersiz bir takip numarası oluşturulduğu belirlenmiştir. Bu kaydın oluşturulmasından bir dakika sonra, Tunceli Devlet Hastanesine tahsisli IP adresi üzerinden silindiği tespit edilmiştir. Ayrıca Gülistan Doku’ya ait başka bir sağlık verisinin de 13 Ocak 2020 günü saat 17.19.49’da aynı hastane IP adresinden gönderilen sistemsel bir silme paketiyle yok edildiği resmi kayıtlarla belirlenmiştir. 10 SAĞLIK VE HASTANE PERSONELİ GÖZALTINA ALINDI Hastane kayıtlarında gerçekleştirilen işlemlerle bağlantılı oldukları değerlendirilen; 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş ve kontrol personeli olmak üzere toplam 10 şüpheli hakkında 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00 itibarıyla eş zamanlı operasyon başlatılmıştır. Şüpheliler hakkında; Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, Resmî belgenin işlevini engellemek amacıyla bozma, yok etme veya gizleme, Bilişim sistemindeki verileri yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından soruşturma yürütülmektedir. ŞÜPHELİLERİN HASTANE KAYITLARINDAKİ İŞLEMLERİ İNCELENDİ Soruşturma kapsamında doktor Furkan Karabulut’un 27 ve 31 Aralık 2019 ile 24 Ocak 2020 tarihlerinde, doktor Ezgi Erdal Karakaş’ın ise 27 ve 29 Aralık 2019 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane kayıtlarında işlem yaptığı tespit edilmiştir. Doktor Hüseyin Kocaaslan’ın 16 Eylül 2019 tarihinde Gülistan Doku’yu genel cerrahi bölümünde muayene ettiği, kan tahlili istediği, gastrit tanısıyla hastaneye yatış kararı verdiği ve 18 Eylül 2019 tarihinde taburcu ettiği belirlenmiştir. Polis ekiplerince 7 Ocak 2020 tarihinde düzenlenen tutanakta, Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 günü saat 09.09’da Tunceli Devlet Hastanesine giriş kaydının bulunduğu belirtilmiştir. Hastane Bilgi Yönetim Sistemi firmasınca gönderilen kullanıcı listesinde de aynı tarih ve saatte doktor Hüseyin Kocaaslan’ın sisteme giriş yaptığı görülmüştür. Bu nedenle 31 Aralık 2019 tarihli hastane kaydını açan kişinin Kocaaslan olabileceği değerlendirilmiştir. SİLME VE “DELETE” İŞLEMLERİ MERCEK ALTINDA Bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’ın 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’nun hastane verileri üzerinde silme işlemi yaptığı tespit edilmiştir. Veri giriş kontrol işletmeni Tamer Siler’in de aynı tarihlerde kayıtlarda “silme” işlemi yaptığı belirlenmiştir. Veri giriş personeli Mustafa Yıldız’ın 31 Aralık 2019 tarihinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde “delete” işlemi yaptığı, 8 ve 13 Ocak 2020 tarihlerinde de kayıtlarda işlem gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Mömün Polat’ın, Mustafa Yıldız tarafından 13 Ocak 2020 tarihinde yapılan işlemde müşterek hareket ettiği değerlendirilmiştir. Yeter Satıcı’nın 9 ve 24 Ocak 2020 ile 15 Ekim 2020 tarihlerinde, hemşire Alev Şan’ın ise 8, 24 ve 25 Ocak 2020 tarihlerinde Gülistan Doku’ya ait hastane verilerinde işlem yaptığı belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın da farklı tarihlerde bilgi işlem uzmanı Emine Yılmaz’a para gönderdiği tespit edilmiş, söz konusu para hareketleri soruşturma kapsamında incelemeye alınmıştır. ŞÜPHELİLERİN HTS İRTİBATLARI İNCELENİYOR Operasyon kapsamında gözaltına alınan bazı şüphelilerin, Gülistan Doku dosyasındaki diğer şüphelilerle çeşitli tarihlerde telefon irtibatlarının bulunduğu belirlenmiştir. Furkan Karabulut’un dosya şüphelilerinden Çağdaş Özdemir ile, Emine Yılmaz’ın Yücel Erdem ile, Tamer Siler’in Burçin Yerlikaya ve Yücel Erdem ile çok sayıda telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiştir. Mustafa Yıldız, Mömün Polat, Yeter Satıcı ve Alev Şan’ın da dosyada adı geçen bazı şüphelilerle farklı tarihlerde irtibat kurdukları belirlenmiştir. Yoldaş Altaş’ın ise dosyadaki şüphelilerle yoğun telefon irtibatlarının bulunduğu, ayrıca firari şüpheli Umut Altaş’ın amcası olduğu tespit edilmiştir. Bu irtibatların soruşturma konusu olaylarla bağlantılı olup olmadığına yönelik incelemeler devam etmektedir. TUNCELİ BAŞSAVCILIĞINCA 4 İLDE OPERASYON Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında da tanık ve gizli tanık beyanları, HTS kayıtları, MASAK analizleri, ihbarlar ve dijital incelemeler doğrultusunda 5 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığının koordinasyonunda, Tunceli İl Jandarma Komutanlığı ile şüphelilerin bulunduğu illerdeki jandarma ekiplerinin katılımıyla Ankara, İstanbul, Elazığ ve Tunceli’de 21 Temmuz 2026 günü saat 05.00’te eş zamanlı operasyon gerçekleştirilmiştir. HANDAN SONEL ANKARA’DA GÖZALTINA ALINDI Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel’in adına, valilik konutunda çalışan tanıkların beyanlarında yer verilmesi üzerine Ankara’da gözaltı işlemi uygulanmıştır. Handan Sonel’e ilişkin tanık anlatımlarının içeriği ve soruşturma konusu olaylarla bağlantısı, Cumhuriyet Başsavcılığınca ayrıntılı olarak incelenmektedir. İKİ AYRI İHBAR VE VALİ ZİYARETİ İNCELENİYOR Tunceli’nin Pertek ilçesinde hafriyat işi yaptığı belirtilen Okan Yarıcı hakkında iki ayrı ihbar bulunduğu tespit edilmiştir. Yarıcı’nın 19 Kasım 2020 tarihinde Ordu’da dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’i ziyaret ettiği belirlenmiş, söz konusu görüşmenin mahiyeti soruşturma kapsamına alınmıştır. Şüpheli Okan Yarıcı, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. GİZLİ TANIK BEYANINDA ADI GEÇEN KORUCULAR Gizli tanık “Duman”ın beyanında adı geçen ve halen güvenlik korucusu olarak görev yaptığı belirtilen Fatih Özmen, Tunceli’de gözaltına alınmıştır. Eski korucubaşı Yılmaz Arslan hakkında da soruşturma kapsamında gözaltı kararı verilmiş ve şüpheli Elazığ’da yakalanmıştır. Her iki şüphelinin Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla ilgili bilgi ve bağlantıları araştırılmaktadır. YEDEK SİM KARTIN GÖNDERİLDİĞİ BİLİŞİM ŞİRKETİ İNCELENİYOR Gülistan Doku’nun kullandığı GSM hattına ait yedek SIM kartın “temizlenmek” amacıyla gönderildiği değerlendirilen süreç de soruşturmanın önemli başlıklarından birini oluşturmaktadır. Tutuklu şüpheli Gökhan Ertok’un çalıştığı ACA Bilişim Şirketinin sahibi Memet Aca hakkında gözaltı kararı verilmiştir. Gökhan Ertok’un Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla alınan beyanında Memet Aca’nın adının geçtiği; Ertok’un, SIM kartla ilgili olarak Aca’nın “Haberim var, gerekeni yap” şeklinde konuştuğunu ileri sürdüğü öğrenilmiştir. Memet Aca ile dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel arasında yoğun MASAK hareketlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Sinyal bilgilerinden Büyükçekmece ilçesinde olduğu belirlenen Memet Aca, İstanbul’da gözaltına alınmıştır. Şüpheli hakkındaki işlemler, yetki durumu çerçevesinde Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığıyla koordineli olarak yürütülmektedir. TOPLAM 15 ŞÜPHELİ GÖZALTINDA Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarının talimatlarıyla yürütülen 2. dalga operasyon kapsamında; Elazığ, Malatya, Tunceli, Ankara, İstanbul illerinde toplam 15 şüpheli gözaltına alınmıştır. Şüphelilerin ifade ve sorgu işlemleri ile dijital materyaller, iletişim kayıtları, mali hareketler ve hastane bilgi sistemlerine ilişkin incelemeler devam etmektedir. Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, delillerin ortaya çıkarılması ve varsa sorumluların tespit edilmesi amacıyla soruşturmalar titizlikle ve çok yönlü olarak sürdürülmektedir. GÖZALTINA ALINAN ŞÜPHELİLER VE GÖREVLERİ A. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar Furkan Karabulut — Doktor Ezgi Erdal Karakaş — Doktor Hüseyin Kocaaslan — Genel Cerrahi Uzmanı/Doktor Emine Yılmaz — Bilgi İşlem Uzmanı Tamer Siler — Veri Giriş ve Kontrol İşletmeni Mustafa Yıldız — Veri Giriş Personeli Mömün Polat — Veri Giriş Personeli Yeter Satıcı — Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni Alev Şan — Hemşire Yoldaş Altaş — Veri Giriş Personeli B. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınanlar: Handan Sonel — Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Okan Yarıcı — İş insanı/Hafriyat işiyle uğraşan şüpheli Fatih Özmen — Güvenlik korucusu Yılmaz Arslan — Eski güvenlik korucubaşı Memet Aca — ACA Bilişim Şirketinin sahibi

İmralı Heyeti’nden Öcalan ile görüşmeye ilişkin açıklama

Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştiren DEM Parti İmralı Heyeti görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.  20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinde yer alan Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Faik Özgür Erol, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 5 saatlik bir görüşme gerçekleştirdi.  Bugün görüşmeye ilişkin yazılı bir açıklama yapan DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan'ın görüşmede, Kürt-Türk ittifakının hukuki güvenceye kavuşturulması gerektiğini belirterek, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söylediğini aktardı. Öcalan, Kürtler ile Türkler arasındaki tarihsel ittifakın hukuki zemine taşınmasının eşiğinde olunduğunu belirterek, "Kürt'ten Türk'ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk'ten Kürt'ü ayırsan Türk kalmaz" ifadelerini kullandı. Ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesi gerektiğini belirten Öcalan, karşılıklı hassasiyetleri gözeten yasal zeminin oluşturulmasının zamanının geldiğini söyledi. Mesajında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı rapora da değinen Öcalan, raporda belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlatılması gerektiğini ifade etti. Öcalan, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması ve yeni bir dönemin başlaması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini belirterek, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımların terk edilmesi çağrısında bulundu. DEM Parti İmralı Heyeti’nin Öcalan görüşmesine ilişkin açıklaması şu şekilde: “DEM Parti İmralı Heyeti olarak, uzun bir aradan sonra Sayın Abdullah Öcalan ile kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Toplantıda bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konularını detaylı bir şekilde ele aldık. Görüşmede Sayın Öcalan kamuoyu ile paylaşmak üzere şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürt’ü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. "Hukuki ve yasal süreç başlamalı, silahlar devreden çıkmalı” Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır. “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir. Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.” İmralı heyetinden çağrı Biz de heyet olarak, Sayın Öcalan’ın bu önemli çağrısını tarihi buluyor ve TBMM başta olmak üzere tüm ilgili kurumlarla yapıcı diyalogu sürdürmeye, süreci sonuç odaklı ilerletmeye ve kardeşlik hukuku temelinde kalıcı bir çözüme ulaşmaya kararlı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.”

Bir Gazetecinin Heybesinden: Suruç Katliamı

Suruç katliamına dair bir anekdot Haber için Rojava'ya (Kuzey Suriye)...

Türk şirketine ait yük gemisini vuruldu: 5 denizci öldü

Ukrayna, Rusya'nın Odessa Limanı açıklarında seyreden Türk şirketine ait bir kuru yük gemisini seyir füzeleriyle hedef aldığını duyurdu. Saldırıda 5 denizcinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ukrayna Başbakanı Sergiy Koretsky, Gine-Bissau bayraklı Golden Leo adlı geminin mısır yükünü aldıktan sonra limandan ayrıldığını söyledi. Koretsky'nin verdiği bilgiye göre Rusya, gemiye 3 seyir füzesiyle saldırdı. Füzelerden biri, Hindistan, Suriye ve Ukrayna vatandaşlarından oluşan 18 kişilik mürettebatın bulunduğu geminin sancak tarafına isabet etti. Saldırının ardından gemide yangın çıktı. Kurtarma çalışmaları başlatıldı Ukrayna Deniz Kuvvetleri'nin olayın ardından kurtarma çalışmaları başlattığını belirten Koretsky, 2'si yaralı olmak üzere 8 denizcinin kurtarılarak Odessa'daki bir hastaneye sevk edildiğini açıkladı. Koretsky, saldırıda 5 denizcinin yaşamını yitirdiğini, 5 denizciden ise hâlâ haber alınamadığını bildirdi.

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.