18 Temmuz 2026
26.5 C
İstanbul

12 Eylül Darbesi sonrası ABD’ye diplomatik not gönderilmiş: Askeri liderleri iyi tanıyoruz, endişelenmeyin

12 Eylül 1980 darbesinden birkaç saat sonra ABD’nin o dönem Ankara büyükelçisi olan James Spain’in ülkesine gönderdiği diplomatik notta, “Mevcut askeri liderlerin tamamını iyi tanıyoruz. Endişelenmenize gerek yok” ifadelerini kullandığı ortaya çıktı.

12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan James Spain, darbeden birkaç saat sonra ABD’ye gönderdiği diplomatik notta askeri lideri iyi tanıdıklarını ve Türkiye’nin gerek dış politika gerekse de savunma politikalarının değişeceği yönünde endişe yaratacak bir neden olmadığını söylüyor.

YAZIŞMA “GİZLİ” İBARESİNE SAHİP

Darbeden kısa bir süre sonra yazıldığı anlaşılan ve dönemin Ankara Büyükelçisi Spain imzasını taşıyan bu yazışma, “Gizli” ibaresine sahip. Dışişleri Bakanlığı’nın bu belgeyi paylaşmadan önce bazı kısımlarını çıkarttığı görülüyor.

“ENDİŞE TAŞIMANIZA GEREK YOK”

“Ordunun (yönetime) el koymasının ardından ABD-Türkiye ilişkileri” başlıklı yazışmada Spain, darbenin hemen ertesinde şu değerlendirmeleri yapıyor: “Mevcut askeri liderlerin tamamını iyi tanıyoruz ve özellikle de NATO üyeliği başta olmak üzere Türkiye’nin güvenlik ya da dış politikasında değişim yaşanacağı yönünde bir endişe taşımamıza da gerek yok.

“KAMUOYU ÖNÜNDEKİ TUTUMUMUZ ÖNEMLİ”

Buradaki esas mesele, bu çıkarları etkin ve hızlı bir şekilde yeniden tesis edilen demokratik ortamda da korumak olacak. Ancak bunun olmayacağına inanmak için de herhangi bir neden bulunmuyor. Bu ilk günlerde daha da önemli olan ise bizim kamuoyu önündeki tutumumuz. ABD devleti adına konuşan sözcülere, durumu yakından takip ettiklerini söylemelerini ve yorumlarını Türkiye’nin NATO üyeliği gibi dış politika yaklaşımlarında herhangi bir değişim görmeyi beklemedikleri yönündeki ifadelerle sınırlı tutmalarını öneriyoruz.”

Büyükelçi Spain’in kaleme aldığı yazışmanın askeri liderlerle ilgili değerlendirmeleri içeren paragrafının başlangıç kısmının ise belgelerin gizliliği kaldırılmadan önce ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından metinden çıkartıldığı görülüyor.

“TÜRKİYE’DE YAŞANAN LATİN AMERİKA CUNTA DARBESİ DEĞİL”

1970’lerin ortasında ABD’nin Ankara Maslahatgüzarlığı görevini yürüten Spain, 1979’un sonunda da büyükelçiliğe atandı. Spain’in görevi 1981 yılının yazında sona erdi.

Spain, 1984 yılında ‘American Diplomacy in Turkey’ (Türkiye’de ABD Diplomasisi) adında Türkiye’de görev yaptığı dönemi anlattığı bir kitap yazdı.

Spain’in darbe günü gönderdiği yazıda, Türkiye’de ordunun yönetime el koymasının diğer birçok demokratik ülkenin aksine “daha köklü ve daha kabul edilir” bir durum olduğu ifade ediliyor.

Yazışmada, “Kısacası, bu bir Latin Amerika cunta darbesi değil… El koymayla ilgili yapılan açıklamada da ifade edildiği gibi terör ve kamu düzeni alanında yaşanan son gelişmeler, her ne kadar gönülsüz de olsa Türk ordusu üzerinde harekete geçme baskısı yarattı” ifadeleri kullanılıyor ve şu değerlendirmeler yapılıyor:

“Hükümetlerle değil, devletlerle ilişki kurma temeline dayanan olağan politikamıza uygun olarak, bu durumda (askeri yönetimi) tanıma gibi bir sorunun ortaya çıkmadığını düşünüyorum.

“Bunun ötesinde, mevcut durumla ilgili ABD’nin iki önemli ulusal çıkarı söz konusu. Bunlardan ilki Türkiye’nin uzun vadede demokratik bir ülke olarak korunması. Diğeri de savunma ve ekonomik işbirliği anlaşmasının uygulanmaya devam etmesi de dahil olmak üzere güvenlik alanındaki ilişkilerimizin sürmesi.”

SEİA NEDİR?

Spain’in yazışmasında bahsettiği Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması (SEİA), 29 Mart 1980 tarihinde imzalandı. Bu anlaşma ile NATO sorumlulukları kapsamında ABD’ye Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait bazı tesislerdeki ortak savunma önlemlerine katılma izni verilirken, ABD de Türkiye’nin kalkınma çalışmalarına “mali ve teknik yardım sağlamak için elinden gelen her türlü çabayı” gösterme taahhüdünde bulunuyor.

ABD Hesap Verilebilirlik Kurumu tarafından 1982 yılında hazırlanan bir raporda, SEİA anlaşmasıyla ABD’nin Türkiye’deki askeri tesislere erişiminin ambargo dönemi öncesindeki düzeylere döndüğü ve bu sayede “askeri tesislere, istihbarat tesislerine ve uzun menzilli bir navigasyon istasyona daha serbest şekilde erişmeye” başladığı belirtildi.

“Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş’in gözaltısına tepki için bekleyelim” ABD Büyükelçisi, gerek Milli Güvenlik Konseyi’nin (MGK) oluşumunu ve yayımladığı bildirileri gerekse de darbenin hukuki temelini inceledikten sonra daha detaylı bir yorum yapabilecek hale geleceklerini belirterek, 12 Eylül 1980 tarihli yazışmada şu ifadelere yer veriyor:

“Demokrasinin en hızlı ve mümkün olan en eksiksiz şekilde yeniden tesisinin sağlanması için çalışmalar yürüteceğiz. ve yeni devlet yöneticilerini gereksiz yere küstürmediğimiz ve aşağılamadığımız sürece bu amacımızı gizlemeye de gerek görmüyoruz.

“(Örneğin; Demirel, Ecevit, Erbakan ve muhtemelen Türkeş’in gözaltına alınmaları konusunda tutumumuzun ne olması gerektiğine dair tavsiyede bulunmadan önce birkaç gün beklemek istiyorum.)

Dönemin Başbakanı ve Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı Bülent Ecevit ve azınlık hükümetine dışarıdan destek veren Milli Selamet Partisi’nin lideri Necmettin Erbakan, darbe gecesi gözaltına alındı. Demirel ve Ecevit eşleriyle birlikte Hamzaköy’e; Erbakan ise Uzunada’ya götürüldü.

Bu yazışmanın yapıldığı sırada ise azınlık hükümetine dışarıdan destek veren Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) Genel Başkan Alparslan Türkeş ise aranıyordu. Darbe gecesi evinde bulunamadığı için gözaltına alınamayan Türkeş, 14 Eylül Pazar günü Ankara’da teslim oldu ve Uzunada’ya götürüldü.

Spain, yapılan ilk açıklamalarda demokrasiye dönüş vurgusunun yeterince güçlü olmadığını temas kurduğu kişilere aktardığını belirterek, şunları yazıyor:

“Ben halihazırda bir inisiyatif alarak, Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri olan ve aynı zamanda Milli Güvenlik Konseyi toplantılarına da katılan Büyükelçi (İlter) Türkmen’e, şu ana kadar sadece 1 numaralı (MGK) bildirisinde demokratik süreçle ilgili çok genelgeçer bir ifade bulunduğunu ilettim.

“Türkmen, görüşlerimi hem (Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan) Evren hem de (MGK Genel Sekreteri Haydar) Saltık’a aktaracağını ve aynı zamanda bugün için NATO büyükelçileriyle planlanan toplantıda da demokrasinin yeniden tesisi konusunun üzerinde yoğun şekilde durulacağını söyledi.”

Yine aynı yazışmadan, 12 Eylül günü akşamüstü TSİ 15: 00’te ordu komutasıyla NATO üyesi ülkelerin büyükelçileri arasında bir toplantının planlandığı da anlaşılıyor.

Spain, anılarını yazdığı “American Diplomacy in Turkey” kitabında da Evren’in aynı gün içerisinde öğlen saat 13: 00’te bir kez daha televizyonların karşısına çıktığını ve bu kez demokrasiye dönüş meselesine daha çok vurgu yaptığını belirtiyor. Spain, bunda kendi önerisinin etkili olup olmadığını bilmediğini ancak yine de memnun olduğunu ifade ediyor.

Eski büyükelçi kitabında ayrıca, Türkmen’in de NATO büyükelçileriyle yapılan toplantıda bu konuya ağırlık verdiğinin altını çiziyor.

“DİNİ GÖREVLERİNİ YERİNE GETİREN KOMUTANLARIN LAİK SİSTEME İNANCI İLGİNÇ”

ABD’nin diplomatik yazışmalarında, 12 Eylül darbesinin ardından Evren’in açıklamaları, MGK bildirilerini ve ulusal basında yer alan haberlerin yakından takip edildiği ve buradan derlenen bilgilerin, kendi kaynaklarından elde ettikleriyle harmanlanarak not halinde gönderildiği anlaşılıyor.

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği, Evren’in 16 Eylül 1980’de düzenlediği basın toplantısındaki açıklamalarının İngilizce tam metnini diplomatik yazışmalar arasında gönderdiği görülüyor. Bu yazışma, gizlilik derecesi “Tasnif Dışı” olan iki belgeden birisi.

Bu basın toplantısından birkaç gün sonra da Ankara’da görevli diplomatlardan Daniel Newberry tarafından kaleme alınan “Türk ordusunun (yönetime) el koyması – Geçmiş ve Beklentiler” başlıklı yazışmayla gelinen duruma dair kapsamlı bir değerlendirme yapıyor.

Newberry’nin 20 maddeden oluşan değerlendirmesinde darbe öncesi Türkiye’deki durum, Evren’in açıklamaları ve MGK bildirilerinin ayrıntıları, ordunun dünya görüşü, dış politikaya yönelik beklentiler, ekonomi politikaları, eğitim reformu, siyasal sistemde beklenen değişiklikler ve demokrasiye geri dönüş konuları ele alınıyor.

Bu yazışmada da ağırlığın Spain’in de darbe sabahı gönderdiği notta vurguladığı üç konu olan ekonomik reform süreci, dış politikada devamlılık ve demokrasiye verildiği görülüyor.

Ordunun darbe planlarının eski Başbakan Nihat Erim ve bundan üç gün sonra da Türkiye’deki sendikal hareketin en önemli isimlerinden Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) kurucusu Kemal Türkler’in öldürülmelerinin ardından Temmuz ayı ortasında “ciddiye bindiğinin artık daha net bir şekilde” görüldüğü belirtiliyor.

Erim, 19 Temmuz 1980 tarihinde İstanbul’un Dragos semtinde Dev-Sol tarafından düzenlenen bir suikast sonucu yaşamını yitirirken, Türkler de 22 Temmuz 1980’de evinin önünde bir ülkücü tarafından vurularak öldürüldü. Bu iki cinayet, 12 Eylül darbesi öncesindeki en önemli kilometre taşları arasında gösteriliyor.

Newberry de değerlendirmesinde darbenin hayata geçirilmesi kararında bu iki olayın önem taşıdığını belirterek, Evren ve diğer komutanların Türkiye’deki mezhepsel ve ideolojik farklılıkların dış güçler tarafından kullanılmasından kaygı duyduklarını aktarıyor:

“Evren her ne kadar doğrudan Sovyetler Birliği, Afganistan veya İran ile Libya’da İslami uyanıştan bahsetmemiş olsa da, kendisinin ve diğer komutanların dış güçler tarafından yönetilen ya da dışarıdan ilham alan ideolojik grupların, devletin demokratik ve laik temellerini tehlikeli düzeyde zayıflattığına inandığını açık bir şekilde dile getirdi.

“Bazı askeri liderlerin dini görevlerini yerine getiren kişiler olduğu söylenirken, Kemalizm’in en güçlü ilkelerinden biri olan laik bir siyasal sisteme inançlarının tam olması da ilginç bir nokta.”

“ABD ÇIKARLARIYLA İLGİLİ TEMASLAR RAHATLATICI”

Yazışmayı kaleme alan Newberry, Türkiye’yi yakından tanıyan ABD’li diplomatlardan birisi. 1999 yılında yaşamını yitirmesinin ardından Washington Post gazetesi yayımladığı haberde Newberry’den “Türkiye konusunda otorite” olarak bahsediyor.

Newberry, 36 yıl süren diplomasi kariyerinde Türkiye’ye dört defa atandı ve Ankara, Adana ve İstanbul’da görev yaptı. 19 Eylül 1980 tarihli yazışmayı Ankara Büyükelçiliği’nde görevli olduğu sırada kaleme alan Newberry, bundan bir yıl sonra İstanbul Başkonsolosluğu’na atandı ve 1985 yılına kadar bu görevi sürdürdü.

Newberry’nin gönderdiği yazışmada, yeni yönetimde de devamlılığı olacak olan iki konu ekonomik sistem ve dış ilişkiler olarak tanımlanıyor ve askeri liderlerin 1980 yılının başlarında başlatılan ekonomik reform programını sürdürmeye kararlı oldukları vurgulanıyor.

Aynı yazışmada dış politika konusunda ise Newberry, “değişimin az olmasını ya da hiç olmamasını” beklediklerini dile getiriyor ve daha önce Spain’in yazışmasında da adı geçen Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri İlter Türkmen ile temasta olduklarını belirtiyor.

Yazışmada, “Büyükelçi’nin Türkmen ile kurduğu temaslar yapıcı ve ABD’nin çıkarları ile savunma alanındaki karşılıklı olağan işbirliğinin devamına yönelik rahatlatıcı oldu” ifadeleri kullanılıyor.

Ekonomi politikaları alanında ise Evren’in ekonomik reform programının devam edeceğini ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’yle (OECD) yapılan anlaşmaların süreceğini taahhüt ettiği ifade ediliyor.

24 OCAK KARARLARI NEDİR?

Newberry’nin atıfta bulunduğu ekonomik reformlar, Başbakan Demirel’in talimatıyla dönemin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal tarafından hazırlanan ve 24 Ocak Kararları olarak bilinen programını ifade ediyor.

24 Ocak Kararları kapsamında yapılan bir dizi yapısal reformla serbest piyasa ekonomisine geçiş süreci başlatıldı. Bu kararlar arasında devletin ekonomi içindeki payının azaltılması, yüzde 32 oranında devalüasyona gidilmesi, günlük döviz kuru uygulamasına geçilmesi, bazı sektörlerde sübvansiyonların kaldırılması ve dış ticaretin serbestleştirilmesi de yer alıyor.

İş dünyası bu kararları Türk ekonomisinin liberalleşmesi yönünde yapılmış çok önemli bir hamle olarak nitelendirmiş ve memnuniyetle karşılamıştı. Ancak özellikle sol kesim, bu kararların işçi sınıfı üzerindeki baskıları artıracağı ve haklarını azaltacağı için karşı çıkmıştı.

12 Eylül darbesini düzenleyenler tarafından hiçbir zaman kabul edilmemiş olsa da bu darbenin yapılmış olma nedenleri arasında iş dünyası ve ABD’nin de desteğiyle 24 Ocak kararlarının uygulanmasının bulunduğunu da öne sürenler bulunuyor.

“DEMOKRASİYE DÖNÜŞÜN HIZINI BELİRLEYECEK İKİ UNSUR VAR”

Newberry tarafından kaleme alınan yazışmada değinilen bir diğer önemli konu da darbenin ardından Türkiye’nin demokrasiye ne zaman geri döneceği konusu. Yazışmaya göre, iktidarın seçilmiş, sivil bir hükümete devredilmesini belirleyecek olan iki unsur bulunuyor:

“1) Terörün kökünü kazıma konusunda sağlanacak ilerleme. (Terör) azalmış durumda ancak bitmiş değil.

“2) Şu ana kadar kendi içinde sert şekilde bölünmüş görünen sivil elitlerin ordu ile ne ölçüde işbirliği yapacağı.

“İktidarın devredilmesiyle ilgili en makul tahmin en az bir yıl. Ancak daha da uzun sürmesi muhtemel.”

Newberry, Türkiye’nin “demokratik, laik ve Batı yanlısı bir ülke olarak korunması” amacıyla siyasal sisteminde “kapsamlı değişiklikler yapmayı planladığını” belirtiyor.

Newberry, “Parlamenter sistem korunacak ancak birçok kişi yeni sistemin mimarlarına cumhurbaşkanlığı makamını güçlendirme çağrısı yapıyor. Ülkenin bölünmesine neden olan radikal siyasetçilerin önü kesilecek. Revize edilen sistemde, genel olarak, sınırsız bireysel özgürlükler yerine, devletin bütünlüğü ve devlet kurumlarının işlevselliğine daha fazla önem verilecek” diyor.

“YENİ KABİNEDE MUHAFAZAKAR OLARAK BİLİNEN YETENEKLİ İSİMLER VAR”

Türkiye’de görevli ABD’li diplomatların, 12 Eylül darbesinin ardından gelen tutuklamaları ve yapılan atamaları da yakından takip ettiği görülüyor.

22 Eylül 1980 tarihini taşıyan “Özel” ibareli bir yazışmada, Bülend Ulusu başbakanlığında kurulan yeni kabineye dair değerlendirmeler yer alıyor. ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nde görevli Arnold Schifferdecker imzalı yazışma, “Türkiye’nin yeni kabinesi” başlığını taşıyor.

Kabinedeki isimlerin seçiminde “deneyimin” önemli bir kıstas olarak göründüğünün belirtildiği yazışmada, “Yeni kabine, genel olarak muhafazakar olarak bilinen ve Türk halkının aşina olduğu bir grup yetenekli isimden oluşuyor. Az sayıda bilinmeyen isim var ve aralarında tartışmalı isim de bulunmuyor” deniliyor.

Yazışmada, kabinede ekonomi, dışişleri ve savunma bakanlıklarına yapılan atamaların, askeri yönetimin ekonomi ve dış politikada mevcut politikaları sürdüreceğinin bir teyidi olarak yorumlanıyor.

Başbakan Yardımcılığı görevine getirilen Özal’ın 24 Ocak Kararları ile başlayan ekonomik reform sürecinde “yetkili kişi” haline geldiği ifade edilirken, Dışişleri Bakanlığı’na getirilen Türkmen ve Savunma Bakanlığı’na atanan Haluk Bayülken de “yüzü güçlü şekilde Batı’ya dönük isimler” olarak tanımlanıyor.

Schifferdecker, kabineyle ilgili şu değerlendirmeleri yapıyor:

“İki başbakan yardımcısı, üç devlet bakanı ve 21 bakan ile Ulusu’nun kabinesinin büyüklüğü de Demirel’inkine yakın. Ancak, bu iki kabine arasında bazı ciddi farklılıklar bulunuyor.

“Kabineyi oluşturan adamlar -hiç kadın yok- yetenekli, tartışma yaratmayacak ve kendilerine teslim edilen konularda deneyimli isimler olarak biliniyor.

“Olağan bir kabineye kıyasla çok daha fazlası bir ya da birden fazla yabancı dil biliyor ve hem mevcut hem de eski büyükelçilik çalışanları birçoğunu yakından tanıyor.”

“KKAÇ NİLLETVEKİLİNİN GÖZALTINA ALINDIĞINA DAİR GÜVENİLİR BİLGİ YOK”

Darbeden bir hafta sonra, 19 Eylül 1980 tarihinde Ankara Büyükelçiliği’nden “Özel” ibaresiyle gönderilen bir yazıda, gözaltına alınan eski milletvekillerinin listesi yer alıyor.

Thomas Martin imzalı yazışmada, Genelkurmay tarafından yapılan açıklamaya göre, 50 milletvekilinin gözaltına alındığı belirtiliyor. Bu kişilerin 25’inin CHP, 11’inin MHP, 7’sinin AP, 5’inin MSP ve 2’sinin bağımsız milletvekili olduğu ve aralarında iki de senatörün bulunduğu ifade ediliyor.

Yazışmada gözaltına alınan CHP’li vekillerin “birçoğu (CHP içindeki sol kanadın önemli temsilcilerinden İzmir Milletvekili) Süleyman Genç ve benzer şekilde DİSK gibi radikal sol örgütler ile solcu terör örgütleriyle bağlantısı bulunan solcu isimler” olduğu öne sürülüyor.

Tutuklanan AP’li vekillerin çoğunun ise Kürt bölgelerinden seçilenler olduğu vurgulanıyor ve şu ifadelere yer veriliyor:

“Ordu, bu açıklamayı muhtemelen çok daha fazla sayıda insanın tutuklandığı yönündeki söylentilerin giderilmesi için yapmak durumunda kaldı. Şu ana kadar kaç kişinin yargılandığı ya da yargılanacağına dair güvenilir bir bilgi bulunmuyor.

“Bazı Büyükelçilik kaynakları, gözaltına alınan 50 civarındaki kişinin son olmayabileceğini söylüyor. CHP’nin bazı diğer milletvekilleri içinde yakalama kararı çıkartıldığı yönünde duyumlar aldık.”

12 EYLÜL 1980’DE NE OLDU?

TSK, cumhurbaşkanının parlamentoda uzlaşma sağlanamaması nedeniyle aylarca seçilememesi, yaşanan hükümet istikrarsızlığı, ağır ekonomik sorunlar ve yoğun iç çatışmaları gerekçe göstererek 12 Eylül 1980 Cuma günü sabah saat 03: 00’te yönetime el koydu.

Ülkenin yönetimi darbeyle birlikte kurulan Milli Güvenlik Konseyi’ne (MGK) devredildi. MGK’nın yayımladığı ilk bildiride, darbenin ordunun “İç Hizmet Kanunu’nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini” yerine getirmek adına “emir-komuta zinciri” içinde gerçekleştirildiği belirtildi.

MGK’nın başkanlığına Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren getirildi.

Konsey’de yer alan diğer isimler de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komitanı Oramiral Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun oldu.

Konsey’in genel sekreterliği görevini de Orgeneral Haydar Saltık yürütüyordu.

Darbe olduğunda iktidarda Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Süleyman Demirel başbakanlığındaki azınlık hükümeti bulunuyordu. Bu azınlık hükümetine Necmettin Erbakan önderliğindeki Milliyetçi Selamet Partisi (MSP) ve Alparslan Türkeş’in lideri olduğu Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) dışarıdan destek veriyordu. Ana muhalefette ise genel başkanlığını Bülent Ecevit’in yaptığı Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) vardı.

Darbenin ardından birçok siyasi parti, sendika ve dernek kapatıldı, yeni bir anayasa hazırlandı, birçok isme siyaset yasağı getirildi ve parlamenter sistemde önemli değişiklikler yapıldı. Darbenin ardından yaklaşık üç yıl sonra, 6 Kasım 1983 genel seçimleriyle demokrasinin yeniden tesisi süreci de başladı.

Adalet Bakanlığı’nın açıkladığı resmi verilere göre, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından toplam 650 bin kişi gözaltına alındı ve 52 bini de tutuklandı. Fişlenen kişi sayısı da 1 milyon 680 bin, vatandaşlıktan çıkartılanların sayısı da 14 bin.

Sıkıyönetim mahkemelerinde 210 bin dava açıldı ve toplamda 230 bin kişi farklı suçlardan yargılandı. Bunların 7 bini hakkında idam cezası istendi.

Bu dönemde, 14 kişi cezaevlerindeki açlık grevleri nedeniyle, 171 kişi sorguda ve uğradığı işkence sonucu ve 49 kişi de idam edilerek yaşamını yitirdi.

Ancak sivil toplum kuruluşları, gerçekten çok daha fazla kişinin darbeden etkilenmiş olabileceğini söylüyor. | Kaynak: BBC Arşiv

Son Haberler

Katledilen Hevrin Halef’in iki koruması 7 yıl sonra serbest bırakıldı

2019 yılında öldürülen Kürt siyasetçi Hevrin Halef ile aynı araçta bulunan ve o günden bu yana esir tutulan Azad Abdülkerim Osman ile Muhammed Ala Said İbrahim, 7 yıl aradan sonra serbest bırakılarak ailelerine kavuştu.             Rojava’da 2019 yılında düzenlenen askeri harekat sırasında esir alınan ve o tarihten beri kendilerinden haber alınamayan iki Kürt esir, dün özgürlüğüne kavuştu. Gelecek Suriye Partisi Genel Sekreteri Hevrin Halef’in korumaları olan Azad Abdülkerim Osman ve Muhammed Ala Said İbrahim, serbest bırakılmalarının ardından Kamışlo’da büyük bir coşkuyla karşılandı.    Mazlum Abdi karşıladı Serbest bırakılan iki isim, Demokratik Suriye Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi ve Suriye Savunma Bakan Yardımcısı Samir Oso tarafından kabul edildi. Görüşmede, esirlerin serbest kalma sürecinin Mazlum Abdi’nin yürüttüğü arabuluculuk faaliyetleri sonucunda gerçekleştiği ifade edildi. M4 Karayolu’ndaki o kanlı pusudan sağ kurtulmuşlardı  Esirlerin hikayesi, 12 Ekim 2019 tarihine uzanıyor. Hevrin Halef’in aracına uluslararası M4 karayolu üzerinde, Gre Spi (Tel Abyad) yakınlarında bir pusu kurulmuştu.  Hatem Ebu Şakra liderliğindeki "Ahrar el-Şarkiye" grubu tarafından düzenlenen saldırıda Hevrin Halef araçtan indirilerek öldürülmüş, Azad Osman ve Muhammed İbrahim ise aynı gruptan kişilerce esir alınarak bilinmeyen bir yere götürülmüştü.  7 yıl boyunca ailelerinin haber alamadığı iki ismin akıbeti, dünkü serbest bırakılma haberine kadar gizemini koruyordu. "Kızlarımı tanıyamadım"   Serbest bırakılan Azad Osman, Kamışlo’nın Hilaliye mahallesinde davul, zurna ve büyük bir kalabalık eşliğinde karşılandı. Duygusal anların yaşandığı karşılamada Rûdaw’a konuşan Osman, esaret yıllarının çok zor geçtiğini belirterek, "Bir gün dışarı çıkacağımızı hiç beklemiyorduk" dedi. Esir kaldığı süre boyunca dış dünyadan kopuk yaşayan Osman, kendisini karşılamaya gelen ve geçen 7 yılda büyüyen iki kızını tanımakta güçlük çektiğini ifade etti. Eski esirler, tutuldukları süre boyunca gardiyanların kendilerine dışarıdaki gelişmelere dair kısıtlı bilgiler aktardığını dile getirdi.

Irak ve Suriye’den enerji anlaşması: Günlük 2 milyon varillik petrol hattı Akdeniz’e ulaşacak

Irak ve Suriye arasında, küresel enerji dengelerini değiştirecek tarihi bir adım atıldı. Yıllardır atıl durumda olan Kerkük-Banias petrol boru hattının yerine, günlük 2 milyon varil kapasiteli dev bir hattın inşası için anlaşma imzalandı. ABD’nin tam destek verdiği projeye Amerikan devleri liderlik edecek. Washington’da stratejik zirve  ABD-Irak Ticaret Odası’nın Washington’daki merkezinde düzenlenen ve Rûdaw’ın yerinden takip ettiği törende; Irak Basra Petrol Şirketi CEO’su Bessam Abdulkerim Nasır ile Suriye Petrol Şirketi CEO’su Yusuf Kabeli resmi imzaları attı. Kerkük petrol sahalarını Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Banias Limanı’na bağlayacak olan hat, Irak’ın dünyaya açılan yeni kapısı olacak. ABD: Trump’ın vizyonuyla gelen stratejik başarı ABD Dışişleri Bakanlığı, anlaşmayı "stratejik bir dönüm noktası" olarak nitelendirdi. Yapılan açıklamada, projenin teknik ve finansal yönetimini ABD liderliğindeki uluslararası bir konsorsiyumun üstleneceği vurgulandı. Bakanlık ayrıca, bu hamlenin Başkan Donald Trump’ın "refah yoluyla bölgesel istikrar" vizyonunun bir parçası olduğuna dikkat çekti. Eski hat tarih oluyor: Bin 520 kilometrelik yeni güzergâh Suriye Petrol Şirketi Müdür Yardımcısı Mühendis Ahmed Kubaci, Rûdaw’a yaptığı özel açıklamada, 1952 yapımı eski hattın savaşlar nedeniyle tamamen kullanılamaz hale geldiğini belirtti. Kubaci, "Eski hattın onarımı teknik olarak imkansız. Bu yüzden bin 520 kilometre uzunluğunda, çok daha modern ve yüksek kapasiteli bir hat inşa edeceğiz" dedi. Neden şimdi? Hürmüz Boğazı’na alternatif   Bu devasa projenin zamanlaması tesadüf değil. Bölgesel gerilimler nedeniyle Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ndeki sevkiyatın risk altına girmesi, Irak’ı güvenli alternatif rotalar aramaya itti. Suriye ekonomisi için “can suyu”    Beşar Esad sonrası geçiş dönemindeki Suriye için bu proje hayati öneme sahip. Suriye, sadece geçiş ücretlerinden yıllık 150-200 milyon dolar kazanmakla kalmayacak, aynı zamanda sanayisi ve enerji ihtiyacı için ham petrole doğrudan erişim sağlayacak. Maliyet ve Takvim Tahmini maliyet: 4,5 milyar $ ile 10 milyar $ arası İnşa süresi: 2 ila 3 yıl Kapasite: Günlük 2 milyon varil

İran’ın saldırısında Komala üyesi 9 savaşçı hayatını kaybetti

İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu (Komele) üst düzey yetkilileri,...

İmralı heyetinin çerçeve yasa turu: AKP ve Bahçeli ziyaretlerinde neler konuşuldu?

İktidarın "Terörsüz Türkiye" olarak adlandırdığı yeni çözüm sürecinin yasal...

Hizbullah’a giden dev silah sevkiyatı engellendi

Suriye İçişleri Bakanlığı, Suriye makamlarının Irak sınırı yakınlarında, aralarında insansız hava araçları ve uzun menzilli füzelerin de bulunduğu "büyük bir gelişmiş silah sevkiyatını" engellediğini duyurdu. Bakanlık, ilk işaretlerin mühimmatın Lübnan'daki İran destekli Hizbullah hareketine gönderilmek istendiğini gösterdiğini ekledi. Bakanlık açıklamasında, "Uzman birimler, Suriye-Irak sınırı boyunca devasa bir gelişmiş silah sevkiyatı girişimini boşa çıkardı" denildi ve silahların sınır bölgesinde "şüpheli bir şekilde park edilmiş" bir aracın içinde bulunduğu belirtildi. Araçta yapılan aramada "uzun menzilli füzeler, tanksavar güdümlü füzeler ve İHA'ların" yer aldığı bir cephanelik bulunduğu; ilk incelemelerin sevkiyatın Suriye üzerinden Lübnan'a, nihayetinde Hizbullah'a ulaştırılmak üzere planlandığını gösterdiği ifade edildi. Bakanlık, olayın ayrıntılarını belirlemek, sorumluları tespit etmek ve operasyonla bağlantılı şebekeleri takip etmek amacıyla soruşturmanın sürdüğünü kaydetti. Beşar Esad'ın Aralık 2024'te devrilmesine kadar İran, Lübnan'daki Hizbullah'a silah ulaştırmak üzere Suriye üzerinden geçen lojistik hattı kullanıyordu. Esad yönetimindeki Suriye; devlet altyapısını, askeri tümenlerini ve sınır kontrolünü İran tarafından sağlanan silahların geçişini kolaylaştırmak için kullanıyordu. Özellikle kara yolu, ağır silah sevkiyat hattının bel kemiği görevini görüyordu. Bu hattın ana giriş noktası, Suriye tarafında Elbu Kemal olarak bilinen ve Tahran liderliğindeki "Direniş Ekseni" ile bağlantılı Iraklı silahlı grupların tarihsel olarak nüfuz sahibi olduğu Batı Irak'taki El-Kaim sınır kapısıydı. Rotalar Esad'ın düşüşünden sonra kesintiye uğradı Silahlar, çeşitli resmi ve gayri resmi geçiş yolları üzerinden İran'dan Irak ve Suriye yoluyla Hizbullah'ın kalesi olan Lübnan'daki Bekaa Vadisi'ne aktarılıyordu. Bu rotalar Esad'ın düşüşünden sonra kesintiye uğradı. Bu operasyondan önce Suriye güvenlik güçleri, haziran ayında batıdaki Humus vilayetine bağlı Talkalakh yakınlarındaki El-Amiriye sınır köyünde bir roket kaçakçılığı girişimini engellemişti. Suriye sınır muhafızları bu yılın başlarında da büyük bir tüfek, roketatar ve tanksavar mermisi deposu ele geçirmişti. O dönemde İçişleri Bakanlığı Sözcüsü olan Nureddin el-Baba, Şam'ın "Hizbullah bağlantılı lojistik ağları tamamen çökertmekte" kararlı olduğunu belirtmişti. 2025 yılı sonlarında Suriye makamları, Humus'un el-Kusayr bölgesindeki bir depoya baskın düzenleyerek 200 roketi ele geçirmiş; İçişleri Bakanlığı bu operasyonu "eski rejimin geride bıraktığı vekil ağlarının doğrudan tasfiyesi" olarak nitelendirmişti. Dün ele geçirilen mühimmat, Esad'ın düşüşünden bu yana gerçekleştirilen en büyük operasyon olsa da, geçici Suriye yönetimi altındaki bu tür girişimlerin sonuncusu olmayacağı öngörülüyor. Suriye İçişleri Bakanlığı operasyonla ilgili bugün yaptığı açıklamada, "Suriye topraklarının silah kaçakçılığı için bir geçiş noktası veya fırlatma rampası olarak kullanılmasına” izin vermeyeceklerini bildirdi. Açıklamada, Suriye’nin ya da komşularının güvenliğini tehdit eden herhangi bir faaliyete izin vermeyecekleri de vugulandı.

Ahbap soruşturması: Haluk Levent tutuklandı

Ahbap Derneği soruşturmasında gözaltında bulunan ve savcılıktaki ifade işlemleri...

CENTCOM: İran’a yönelik 90 dakikalık yeni saldırı dalgasında savunma sistemi vuruldu

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), İran'a yönelik yeni hava saldırısı dalgasının tamamlandığını duyurdu. Açıklamada, saldırıların İran'ın Hürmüz Boğazı'ndan geçen ticari gemileri tehdit etme kapasitesini zayıflatmayı amaçladığı belirtildi. CENTCOM'un X hesabından yapılan açıklamaya göre, CENTCOM, saldırı dalgasının 15 Temmuz Doğu Amerika saatiyle (ET) 21.00'de, Erbil saatiyle ise 16 Temmuz 04.00'te tamamlandığını duyurdu. Açıklamada, ABD güçlerinin İran'a ait komuta merkezleri, hava savunma sistemleri, füze ve insansız hava aracı (İHA) kapasitesi ile kıyı gözetleme tesislerini hedef aldığı ifade edildi. Açıklamada, "ABD güçleri, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndan geçen ticari gemilerde görev yapan masum denizcileri tehdit etme kabiliyetini daha da azaltmak amacıyla İran'ın komuta merkezlerine, hava savunma tesislerine, füze ve insansız hava aracı yeteneklerine ve kıyı gözetleme tesislerine saldırdı" denildi. CENTCOM’un açıklamasında "Bender Abbas da dahil olmak üzere birden fazla noktadaki hedefleri vurmak için hassas mühimmat kullanıldı" denildi. Komutanlık, bu sabah düzenlenen ayrı bir operasyona da değinerek, Amerikan güçlerinin 90 dakika süren bir saldırı dalgasında Büyük Tunb Adası'ndaki kıyı savunma sistemleri ile seyir füzesi mevzilerini vurduğunu bildirdi. Açıklamanın sonunda ise, "ABD ordusu, Başkomutan'ın talimatı doğrultusunda İran'ı sorumlu tutmaktadır" ifadelerine yer verildi. CENTCOM, son günlerde İran'ın askeri altyapısına yönelik peş peşe operasyonlar düzenlediğini açıklarken, Washington yönetimi saldırıların özellikle Hürmüz Boğazı'ndaki uluslararası ticari deniz trafiğine yönelik tehditleri azaltmayı hedeflediğini savunuyor. Saldırılar, ABD ve İran arasında Hürmüz Boğazı konusunda tırmanan gerilimlerin ortasında gerçekleşti; Amerikan güçleri İran'a saldırırken, Tahran da Pakistan arabuluculuğuyla kalıcı bir çözüme ulaşmayı hedefleyen çerçeve anlaşmasına rağmen bölgedeki ABD askeri üslerine saldırılarla karşılık verdi.

Türkiye Gündemi

Silah yakan grubun üyesi Seven: Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk

PKK’nin silah yakan 30 kişilik grupta yer alan Nedim Seven “Devlet adım atsaydı bugün siyaset yapıyor olurduk” dedi. PKK'nin 12. Kongresi'nde kendini feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının ardından, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek amacıyla 11 Temmuz 2025'te düzenlenen törende silahlarını yakan 30 kişilik grubun üyelerinden Nedim Seven, törenin birinci yıl dönümünde sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Seven, geçen bir yılda devletin adım atmadığını belirterek, "Eğer gerekli adımlar atılmış olsaydı bugün Diyarbakır, Dêrsim, Ankara ve İstanbul'da demokratik siyaset yapıyor olurduk" dedi. "Devlet süreci ağır ilerletiyor" Ajansa Welat'a konuşan Seven, Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te yaptığı çağrının ardından PKK'nin kongresini toplayarak fesih ve silahsızlanma kararları aldığını, buna karşın devletin aynı doğrultuda somut adımlar atmadığını söyledi. Meclis'te süreç kapsamında bir komisyon kurulmasını önemli bulduklarını ifade eden Seven, buna rağmen resmi söylemin değişmediğini dile getirdi. "Terörsüz Türkiye" gibi ifadelerin çözüm dili olmadığını belirten Seven, Kürt sorununun kimlik, dil, kültür ve Kürdistan'ın tanımlanması gibi başlıklar üzerinden ele alınması gerektiğini ifade etti. "Öcalan baş müzakereci olmalı" Seven, PKK'nin 12. Kongresi'nde Abdullah Öcalan'ın "baş müzakereci" olarak kabul edildiğini hatırlatarak, sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan'ın çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Öcalan ile uzun aralıklarla görüşme yapılmasının süreci ilerletmeyeceğini belirten Seven, "Ortadoğu'yu etkileyecek böyle bir çözüm için Önder Apo 24 saat özgür olmalı ve istediği herkesle görüşebilmeli" dedi. "Yasal düzenlemeler bizimle paylaşılmadı" Meclis'te hazırlanacağı belirtilen yasal düzenlemelere ilişkin de konuşan Seven, yaklaşık 45 gündür çeşitli düzenlemelerin gündeme geldiğini ancak bunların kendilerine ulaştırılmadığını söyledi. Yasal düzenlemelerin sürecin muhataplarıyla paylaşılması gerektiğini belirten Seven şunları dile getirdi: “25 Mayıs’tan sonra kimlerin Önderlik ile görüştüğünü bilmiyoruz. Kendileri çalıp oyuyor ve ‘süreci ilerleteceğiz’ diyorlar. Yasal düzenlemelerin adı ne olursa olsun muhatapları ile paylaşılmaları gerekiyor. Meclis kapanmadan çıkacaklar deniliyor. Ancak bizim içeriğinde ne olduğunu bilmemiz gerek. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl değerlendireceğiz? Bunu nasıl kabul ederiz? Kürdistan dağlarında binlerce güç var. Binlerce ilişkide olan var. Kürdistan ve Türkiye’de yurt dışında on binlerce kişi var. Bunların hepsini işin içine katmadan nasıl bir çözüm gelecek?" "Demokratik siyaset için yasal güvence gerekli" Silahlarını yakan Barış ve Demokratik Toplum Süreci Grubu’nun uzattığı elin bir yıldır havada kaldığına değinen Seven, “Elimizin havada bırakılması ile bize ‘Gidin silahlarınızı alın’ deniliyor. Bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulması, yasal düzenlemelerin yapılmasını bekliyoruz. Bunun olması dışında bir seçeneğimiz yok. Kardeşlik elini uzatıyoruz ancak havada kalıyor. Demokratik siyasetin önü açılmaz ise Kürdistan dağlarında on binler milyonlar olur” dedi. Silahlarını yakan grubun bir yıldır demokratik siyaset koşullarının oluşturulmasını beklediğini söyleyen Seven, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sürecin ilerlemeyeceğini ifade etti. Geçmişte Türkiye'ye dönen bazı barış gruplarının cezaevine konulduğunu hatırlatan Seven, bu nedenle demokratik siyasetin önünü açacak hukuki güvencelerin oluşturulması gerektiğini belirtti. Seven, açıklamasının sonunda devlet yetkililerine süreci ciddiyetle yürütme çağrısı yaparak, demokratik çözüm için somut adımlar atılmasını beklediklerini söyledi.

Netanyahu-Trump, Erdoğan’ı görüştü

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu,...

Rojin Kabaiş dosyasında tüm iddialar yeniden ele alınacak

Van'da şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Rojin Kabaiş'in babası Nizamettin Kabaiş, dosyada daha önce yapılmayan tüm incelemelerin yeniden ele alınacağını söyledi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi Rojin Kabaiş'in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma devam ediyor. Türkiye'nin gündemine oturan olay 27 Eylül 2024'te yaşandı. Rojin Kabaiş, kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kayboldu. Rojin'in cansız bedeni kaybolduktan 18 gün sonra 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi'nde bulundu. İki erkek DNA'sı tespit edildi, 413 kişiden örnekler alındı Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi'nin 10 Ekim 2025'te dosyaya giren raporunda, Kabaiş'in göğüs ve vajina iç bölgesinde iki ayrı erkeğe ait DNA tespit edildiği belirtildi. Olay yerinden Adli Tıp Kurumu Van Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'ne nakil sürecinde cenazeye temas etmiş olabileceği değerlendirilen kişilere yönelik kapsamlı DNA taraması yapıldı. Bugüne kadar üniversite ve yurt güvenlik görevlilerinden de olduğu 413 kişiden DNA örneği alındı. Beyaz araba, silinen görüntüler ve bozuk kamera DHA’nın haberine göre Rojin’in babası Nizamettin Kabaiş, dosyadaki son durumla ilgili açıklamalarda bulundu. Kabaiş, bir süre önce yeni avukatları Abdurrahman Karabulut ile Van'a gittiklerini belirterek, şunları söyledi: "- Savcılıkla bir görüşme gerçekleştirdik. 3 gün içinde Rojin'in hangi kameralara takıldığı ve nereye gittiğine ilişkin görüntüleri aldık. Avukat görüntüleri inceliyor. Gereken ne varsa üzerinde duracağını söyledi. - Beyaz arabadan bahsediliyor. O konunun üzerinde duracak. Daha önce yapılmayan bütün incelemeleri yeniden ele alacak. Rojin bir güvenlik kamerasından diğer güvenlik kamerasına geçtiği sırada 15 dakikalık bir zaman farkı var. O kısım silinmiş. Net bellidir ki bu olayda bir örtbas var. - Bir de Rojin'in telefonunu bıraktığı yerde 360 derece dönen bir kamera var. O kameranın da o esnada bozuk olduğu söylendi. Kimse bunu gündeme getirmedi. Daha sonra kendi telefonumla bir video çektim ve kameranın döndüğünü gördüm. Bahsettiğim güvenlik kamerasının görüntüsü varsa bu olay tek kalemde çözülür."

Netanyahu’dan Washington’a çağrı: Türkiye’ye F-35 ve jet motoru vermeyin

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde Washington yönetimine seslenerek Türkiye’ye yönelik savunma sanayii kısıtlamalarının sürdürülmesini talep etti. Fox News kanalına konuşan Netanyahu, Türkiye’ye gelişmiş silah sistemlerinin satışının engellenmesi gerektiğini savunurken, Ankara’nın askeri açıdan güçlendirilmesinin bölgedeki stratejik dengeleri temelden sarsacağını iddia etti. Türkiye’ye yönelik niteliksel bir askeri ambargo uygulanması gerektiğini öne süren Netanyahu, mevcut yönetimi hedef alarak, "Türkiye’ye ne F-35 savaş uçakları ne de kendi üretimleri olan savaş uçaklarında kullanılacak motorlar verilmelidir" ifadelerini kullandı. Türkiye’deki yönetim yapısını "Müslüman Kardeşler tarafından enfekte edilmiş bir rejim" olarak nitelendiren İsrail Başbakanı Netanyahu, bu durumun İsrail’in güvenliği ve bölgedeki hava üstünlüğü için risk teşkil ettiğini savundu. İsrail Başbakanı, olası bir savunma sanayii iş birliğinin yaratacağı jeopolitik risklere dair, "Böyle bir adım, Ortadoğu'daki stratejik güç dengesini tamamen bozacaktır. Unutulmamalıdır ki bölgedeki mevcut denge, nihayetinde İsrail'in hava üstünlüğü ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki caydırıcı askeri varlığı sayesinde korunmaktadır" açıklamasında bulundu. Türkiye’nin yapısal olarak büyük bir ülke olduğunu belirten Netanyahu, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politikasını doğrudan tehdit olarak gördüklerini dile getirerek, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, İsrail'i yok etmekle açıkça tehdit ettiğini" ve "Ankara'nın Kıbrıs'ın yarısını işgal altında tuttuğunu" iddia etti. ABD Başkanı Donald Trump ile olan ilişkilerine ve bölgesel güvenlik stratejilerine de değinen Netanyahu, iki ülke arasındaki bağların sarsılmaz olduğunu vurguladı. Trump ile İran ve diğer bölgesel konularda fikir birliği içinde olduklarını söyleyen Netanyahu, "Başkan Trump ile hemen her konuda tamamen aynı görüşteyiz. Zaman zaman müttefikler arasında fikir ayrılıkları olabilir ama bunları doğrudan konuşarak çözüyoruz. Başkan’ın kendine özgü bir ifade tarzı var, benim de öyle. Ancak biz sizin bölgedeki örnek müttefikiniziz" dedi.

Irak ve Türkiye petrol konusunda anlaştı

Irak Petrol Bakanlığı, Ankara'da Türkiye ile gerçekleştirilen görüşmelerin ayrıntılarını açıkladı. Bakanlık, Irak ve Kürdistan Bölgesi petrolünün Türkiye üzerinden ihracatının devam edeceğini, kısa süre içinde ise yeni bir uygulama protokolünün imzalanacağını duyurdu.   Bakanlığın açıklamasına göre, Irak Petrol Bakanı Basim Muhammed Abadi'nin talimatıyla Petrol ve Dışişleri bakanlıklarından üst düzey yetkililerden oluşan Irak heyeti, çarşamba ve perşembe günleri Ankara'da temaslarda bulundu.Görüşmelerde, Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması'nın geleceği ile ham petrol ihracatının sürdürülmesine yönelik mekanizmalar ele alındı. Irak heyetine Petrol Bakan Yardımcısı Nasir Aziz ile Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhammed Hüseyin Bahrululum başkanlık etti. Heyet, Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ile bir araya geldi. Toplantıya Irak Petrol Bakanlığı yetkililerinin yanı sıra Kürdistan Bölgesi Doğal Kaynaklar Bakanlığı temsilcileri de katıldı. "Petrol ihracatı kesintisiz sürecek" Irak Petrol Bakanlığı, Başbakan Ali Falih Zeydi'nin talimatları doğrultusunda tarafların teknik ve hukuki koordinasyonun sürdürülmesi konusunda önemli ölçüde mutabakata vardığını belirtti. Açıklamada, "Bir sonraki aşamada imzalanacak uygulama protokolü, Irak petrolünün, Kürdistan Bölgesi petrolü de dahil olmak üzere, ihracatının kesintisiz devam etmesini sağlayacaktır" denildi. Bakanlık, söz konusu protokolün geçiş süreci niteliği taşıyacağını, mevcut anlaşmanın sona ermesinin ardından bir yıldan kısa sürede Bağdat ile Ankara arasında yeni ve uzun vadeli bir anlaşmanın imzalanmasının hedeflendiğini bildirdi. Erbil: Bir yıllık geçiş protokolü üzerinde uzlaşı sağlandı Kürdistan Bölgesi Doğal Kaynaklar Bakanlığı da cuma günü yaptığı açıklamada, Irak Dışişleri ve Petrol bakanlıkları ile Kürdistan Bölgesi Doğal Kaynaklar Bakanlığı temsilcilerinden oluşan ortak heyetin Ankara'da Türk yetkililerle bir dizi görüşme gerçekleştirdiğini duyurdu. Açıklamada, enerji alanındaki iş birliğinin güçlendirilmesi ve Irak-Türkiye Petrol Boru Hattı Anlaşması'nın süresinin dolmasının ardından petrol ihracatının kesintisiz sürdürülmesine yönelik mekanizmaların ele alındığı belirtildi. Bakanlığa göre taraflar, Irak petrolünün ihracatının bir yıl daha devam etmesini sağlayacak uygulama protokolünün hazırlanması ve iş birliğinin sürdürülmesi konusunda anlaşmaya vardı. Bu süre içerisinde iki ülke arasında uzun vadeli yeni bir anlaşmanın hazırlanarak imzalanmasının planlandığı ifade edildi. Amanc Rahim: Geçici protokol imzalandı Kürdistan Bölgesi Bakanlar Kurulu Sekreteri Amanc Rahim, Irak ve Türkiye'nin hem Irak hem de Kürdistan Bölgesi petrolünün Ceyhan limanı üzerinden sevkiyatının sürdürülmesi konusunda yeni bir "geçici protokol" imzaladığını duyurdu. Amanc Rahim, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, her iki tarafın da Kürdistan-Ceyhan boru hattı üzerinden petrol sevkiyatının devamını güvence altına alan bir protokol imzaladığını belirtti. Protokol "geçici" nitelikte Amanc Rahim’in verdiği bilgilere göre imzalanan bu protokol, süreci kesintiye uğratmamak adına atılmış "geçici" bir adım olma özelliği taşıyor. Protokolün temel amacı, tarafların Ceyhan limanı üzerinden yapılacak petrol ihracatı için yeni ve uzun vadeli bir stratejik anlaşma hazırlamasına zemin oluşturmak. Rahim, kalıcı ve uzun vadeli yeni anlaşmanın hazırlanıp imzalanmasının yaklaşık bir yıl sürmesinin beklendiğini ifade etti. 53 yıllık anlaşmanın süresi doluyordu Irak ve Türkiye arasındaki ilk ham petrol boru hattı anlaşması 27 Ağustos 1973 tarihinde imzalanmıştı. Yarım asrı aşkın süredir yürürlükte olan bu tarihi anlaşma, Türkiye hükümetinin daha önceki kararı uyarınca 27 Temmuz 2026 tarihinde sona erecekti.  

Dem Parti, yeni kadrolarla kongreye gidiyor

DEM Parti, 20 Eylül’de Ankara’da gerçekleştireceği 5'inci Olağan Büyük Kongresi hazırlıklarını sürdürüyor. Kongre tarihinin netleşmesi ile birlikte yeni dönem çalışmaları da başladı. MA’nın parti kaynaklarından aktardığına göre çözüm süreci kapsamında temmuz ayında Meclis’ten geçmesi beklenen “çerçeve yasa” ile birlikte DEM Parti de yeni dönemi karşılamaya hazırlanacak. Bu kapsamda parti içi bir genelge yayınlandı. Genelgede kongrenin “Demokratik Cumhuriyet ve Üçüncü Yol” perspektifi ile değişim ve yeniden yapılanma kongresi olarak ele aldığı belirtildi. MA’nın aktardığına göre değişim ve yeniden yapılanma hem kadro hem de örgütsel yapıda yenilenme sağlanması perspektifine odaklanacak. Genelgeye göre DEM Parti,  1– 14 Temmuz tarihleri arasında genişletilmiş il toplantılarını gerçekleştirecek. Genişletilmiş il toplantılarına DEM Parti’nin yanı sıra DEM Parti’ye yakın kurumlardan da kişiler katılacak. Genişletilmiş il toplantılarının ardından DEM Parti tarafından 20-30 Temmuz tarihleri arasında bölge konferansları gerçekleştirilecek. 7 bölgede gerçekleştirilecek bölge konferanslara, genişletilmiş il toplantılarından seçilen delegeler katılacak ve büyük kongreye öneriler sunulacak. İl toplantıları ve bölge konferanslarının ardından ortaya çıkan sonuçlar 5- 12 Ağustos tarihlerinde merkezi çalıştay yapılarak, bütünlüklü olarak ele alınacak. Tartışmalar neticesinde üzerinde uzlaşılan görüşler 20 Eylül’de yapılacak 5. Olağan Büyük Kongre'ye sunulacak. “Genişleme Komisyonu yeni kişileri partiye almaya çalışacak” Ayrıca Kongre Hazırlık Komisyonu bünyesinde oluşturulacak olan Genişleme Komisyonu, farklı çevrelerden siyasetçiler, yazarlar, akademisyenler, siyasi parti veya toplumsal temsili olan kişiler ile bir araya gelerek partiye katılmaları yönünde çalışmalar yürütecek. Bunun yanı sıra DEM Parti, kongre sürecine giderken farklı kesimlerle tematik buluşmalar da gerçekleştirecek ve bu alanlara ilişkin de kendisine bir yol haritası çıkaracak.

Kurtulmuş: Süreç iyi gidiyor, bütün iç ve dış şartların olumlu olduğu bir dönemdeyiz

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, CNN Türk canlı yayınında çözüm sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Sürecin önemli ölçüde tamamlandığını belirten Kurtulmuş, çıkarılması planlanan yasal düzenlemenin af değil, infaz düzenlemesi niteliğinde olacağını söyledi. "İşin çoğunluğu bitmiştir" Sürece ilişkin konuşan Kurtulmuş, "Bana göre işin çoğunluğu bitmiştir. Yakın zamanda artık terör, Türkiye'nin tamamıyla gündeminden kalkacaktır" dedi. Bölgesel gelişmelerin de sürece katkı sağladığını belirten Kurtulmuş, "Türkiye'nin hem 'Terörsüz Türkiye'yi oluşturma kararlılığı hem de dışarıdaki gelişmelerin hepsi üst üste örtüştü. Bu Türkiye'ye çok büyük bir imkan veriyor" ifadelerini kullandı. Sürecin olumlu ilerlediğini söyleyen Kurtulmuş, "Bütün iç ve dış şartların olumlu olduğu bir süreçteyiz. Eğer bu noktada temkinli, dikkatli ve acele hareket etmezsek korkarım ki araya birtakım provokasyonlar girer" diye konuştu. "Yasa tüm partilerin desteğini almalı" TBMM’ye gelmesi beklenen düzenlemeye ilişkin değerlendirmelerde bulunan Kurtulmuş, "Gönlümden geçen, bütün partilerin ittifakıyla Meclis'e bir yasa gelir ve süratle bu geçer. Ümit ederim ki her partinin gönül rahatlığıyla destek vereceği bir yasa ortaya çıkar" dedi. Hazırlanacak düzenlemenin kapsamına da değinen Kurtulmuş, "Çıkarılacak yasa müstakil ve geçicidir. Bir yasa çıkarıp ilanihaye bütün herkesi kapsayacak ve ilanihaye yürürlükte kalacak bir yasa olmayacaktır. Komisyonda kararlaştırılan şekli bu" ifadelerini kullandı. Kurtulmuş, "Çıkarılacak yasa asla af niteliğinde olmayacaktır. Öyle bir algı şeklinde olmayacaktır, olmaması gerekir. Bunun daha çok bir infaz düzenlemesi olması gerekir" diye konuştu. "CHP'nin iç kavgasının tarafı olamayız" CHP'deki kurultay tartışmalarına ilişkin de konuşan Kurtulmuş, TBMM Başkanlığının bu sürecin tarafı olmadığını söyledi. "CHP'nin iç kavgasının tarafı asla olamayız. Kendi aralarındaki sorunu çözemedikleri için başvurdukları bir mahkeme hiç değil TBMM Başkanlığı. Ne CHP'nin ne de bir başka partinin vasisiyiz" diyen Kurtulmuş, şöyle devam etti: "TBMM Başkanlığı bir mahkeme değil, herhangi bir partinin vasisi değil. TBMM Başkanlığı bir karar alacak ve partinin içerisindeki tartışma şu ya da bu şekilde sonuçlanacak diye bir durum söz konusu değil." "NATO için tarihi bir dönüm noktası" İstanbul'da düzenlenecek NATO Parlamento Başkanları Toplantısı ve Ankara'daki NATO Liderler Zirvesi'ne ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Kurtulmuş, toplantıların önemine dikkat çekti. "Dolmabahçe Sarayı'nda NATO üyesi ülkelerin meclis başkanlarını ağırlayacağız. Pazar günü gelmeye başlayacaklar. Önümüzdeki hafta da esas ağırlıklı olan toplantı, Ankara'daki Liderler Zirvesi. O toplantıda da NATO için çok tarihi bir dönüm noktasına şahit olacağımızı düşünüyorum" dedi. NATO'nun geleceğinin yalnızca askeri güvenlik ekseninde ele alınmaması gerektiğini vurgulayan Kurtulmuş, "Artık güvenlik sadece askerle, sadece silahla temin edilebilecek bir husus değil. Savaşmak kadar barışmanın da belki daha önemli olduğu ortaya çıkıyor. NATO'nun bir güvenlik şemsiyesi olduğu aşikar ama nasıl bir barış perspektifi geliştirebilir ve barışın oluşmasına nasıl katkıda bulunabilir bunların üzerinde de yoğunlaşmasının şart olduğunu düşünüyorum" ifadelerini kullandı.

Ankara kulislerinde Demirtaş söylemi

Gazeteci Fatih Atik, eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın sonbaharda tahliye edilebileceği iddiasının Ankara kulislerinde konuşulduğunu söyledi. TGRT'de katıldığı yayında konuşan Fatih Atik, “Demirtaş DEM Parti yönetimine dahil olursa süreç başka bir yere evrilir mi?'' sorusunun da Ankara'da konuşulanlar arasında yer aldığını belirtti. Atik, “Ankara’da Selahattin Demirtaş’ın sonbajar’da tahliye olabileceğine dair senaryolar üzerinde konuşuluyor. Demirtaş tahliye olursa ve DEM Parti’nin yönetimine girerse terörsüz Türkiye süreci başka bir sürece evrilir mi? Bunları konuşacağız” ifadelerini kullandı. Mahkeme tarafından CHP'ye Genel Başkan olarak atanan Kemal Kılıçdaroğlu, katıldığı canlı yayında Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılmasına destek verdikleri için pişman olmadığını açıklamıştı. Bu nedenle Demirtaş son günlerde yeniden gündeme geldi. Öte yadan Kemal Kılıçdaroğlu son olarak Selahattin Demirtaş’ı cezaevinde ziyaret edeceğini söylemişti. Demirtaş’ın bu ziyaret talebini kabul edip etmeyeceği henüz belli değil.